Alev Alatlı’yla Söyleşi / 2016

(Bu söyleşi, İstanbul Anadolu Adliyesi Dergisi’nde yer almıştır.)

Uygulama aşamasını hesaba katmaksızın, anayasamız dâhil olmak üzere Türkiye’de yürürlükte bulunan hukuk, sizce adalete ne kadar yakın? Hukukumuzu adaletin neresinde görüyorsunuz?

Hukuk, yasal olan ile helâl olanın kesiştiği noktadır. Bir hukuk sistemi, bu noktaya yaklaştığı ölçüde başarılıdır, adildir. Burada “helâl” kelimesini yiyecek-içeceğe ilişkin İslâmi anlamında kullanmıyorum, kastettiğim vicdana uygunluk; bu, tabii ki ulusların değer yargılarına göre şekil değiştirir.

Yasanın “evet” dediğine vicdanlar da “evet” demeli. Bu ikisi çakışmalı. Çünkü yasal olan her hak, aynı zamanda helâl değildir. Sözgelimi komşum iflas etmiş, yasa izin veriyor diye altından yatağını almaya vicdanım izin vermez. Aynı şekilde bir suçlu, hâkim tarafından verilen cezayı hak ettiğini kendi vicdanında kabullenmeli; hükmü veren hâkimle göz göze geldiğinde, “Evet, doğru karar verdin, ben tam olarak bunu hak ettim” demeli… Bu söylediğim ütopik tabii. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir hukuk düzeni yok. Türkiye’de de yok.

Yaklaşık 100 yıldır bilim dünyasına yeni bir bakış açısı hâkim olmaya başladı. Artık “bir şeyin ya doğru ya da yanlış, ya siyah ya da beyaz olduğu” şeklindeki kesin yargıları temel alan bakış terk ediliyor; haklı-haksız, doğru-yanlış sınıflandırmasının bir derece meselesi olduğu, bilime de bu pencereden bakılması gerektiği kabul görüyor. Muhtelif eserlerinizden gözümüze çarptığı kadarıyla siz de bilim dünyasındaki bu dönüşümü, fuzzy mantık (saçaklı mantık) anlayışını doğru buluyorsunuz…

Einstein ile başlayan, Kuantum devrimi dedikleri bir hadise var. Kuantum devrimi sadece fizikte bir devrim değil, düşünce biçimimizde de devrim. Eski Yunan’dan bu yana kullandığımız düz mantık, yerini saçaklı dediğimiz “fuzzy” mantığa bıraktı. Fuzzy mantık, 1970’lerden itibaren sanayide uygulanmaya başladı. Akıllı makinaları fuzzy mantığa borçluyuz.

Eski Yunan’dan itibaren, insanoğlunun dünyayı anlamlandırabilmek için kullandığı düşünce yöntemi düz mantıktır, yani “Bir şey böyledir ya da değildir” şeklinde, kesin yargı içeren, siyah-beyaz anlayış… Bu değişti, yerini “Bir şey hem böyledir hem de değildir” anlayışına bıraktı.

Artık eski anlayış terk edildi mi?

Hayır, siyah-beyaz mantığı külliyen reddetmiş değiliz. Nihayetinde bu bakış açısıyla ilerleyen bilim dünyasının aya insan gönderdiği de bir gerçek… Burada önemli olan şu: Allah’ın yolları sonsuz. Aristo’nun siyah-beyaz mantığı da gerekli ama yeterli olmayan bir yoldu. Neden? Biraz matematiği hatırlayın. Mesela pi sayısı… Aslında sonu yoktur ama biz 3,14’te keserek kullanırız. Peki, o küsurat ne oluyor? Uçup gitmiyor haliyle, dönüp başka bir iş yapıyor, o zaman şaşırıyorsun…

Şimdi, fuzzy mantığın söylediği şudur: Bir şey hem öyledir hem de değildir. Böyle baktığın anda her şey değişiyor. Bu yeni anlayışın etkileri şimdi çok daha fazla hissediliyor.

Fuzzy mantık, sosyal bilimler açısından, özelde hukuk bilimi açısından -sayısal bilimlere nazaran- çok daha anlamlı… Hukuka, kanunlara da aynı bakış açısıyla yaklaşmak lazım değil mi?

Tabii ki… Hukukun artık madde dağıtmaktan, maddelere göre hükmetmekten vazgeçmesi gerekiyor. Fuzzy mantığın öngördüğü hukuki düzen, bir yönüyle bizim eski kadılık uygulamasına benzer. Çünkü her olaya her kişi açısından esnemeyen tek bir kural uygulamak yerine ayarı tutturmaya başlıyorsun. “Sen şu açıdan haklısın, sen de şu açıdan haklısın” diyorsun. Nasrettin Hoca’nın dediği gibi… İlk defa dünya düşünce tarihinde Nasrettin Hoca, bilim adamlarıyla aynı noktada buluşmaya başladı. Mesela tahkim usulünün Batı’da yeniden bu kadar rağbet görmesinin sebebi de budur.

Katı kurallarla olmuyor, sonunda işin içine bir değer yargısı sokmak zorunda kalıyorsun. İşte; değer yargısı sokmanın zorunlu ve gerekli olduğunu baştan kabul etmek gerek! Bu duruma sebep olan yasal kuralı, asla esnemeyecek bir ilke olarak benimsememek lazım. Bakın; adamlar hem düz mantık hem de fuzzy mantıktan oluşan ikili yapıyı işletmenin yolunu ortaya koydular. Her şeyi bir kenara bırakın, akıllı makinalar, akıllı füzeler yaptılar. Biz de artık hayata tek düze bakmaktan vazgeçmeliyiz.

Saçaklı mantık, hayatın aslıdır. Mesela biz bilim alanında trigonometriyle, üçgen, kare vb. şekillerle uğraşırız. Yeryüzünde üçgen, daire yoktur, silindir yoktur. Bunlar insan kafasının tasavvurudur. Silindirimsi şeyler vardır, ağaç gövdesi gibi… Yeri gelmişken, işin çok ilginç tarafından da bahsedelim: Türkçe, fuzzy yani saçaklı mantığa çok yakın bir dildir. Bunu hiç unutmayın; Türkçe, Türklerin en büyük keşfidir. Türkçeden başka hiçbir dilde mavimsi, mavimtırak gibi laflar yoktur. Bizde vardır bu. Çünkü biz böyle bakarız hayata; bir şeye bakıp “tam öyle değil” deriz. Biz nüansın, küçük farklılıkların farkında olan bir ulusuz.

Biz, insan ilişkilerinde zaten fuzzy’yiz. Birbirimizi kollarız, görmezden geliriz, “eyvallah, tamam” deriz, biz bunu yaparız. Biz doğal olanı yaparız. İşte fuzzy mantığa, bize uygun olan mantığa göre vücuda getirilmemiş hukukla anlaşmazlığımız da bu yüzdendir. Böyle esnemeyen hükümlerle dağıttığınızın adı adalet değildir. Bugün maddeler, fıkralar dağıtılıyor, adalet değil…

Rahmetli Özal’ın bir lafı vardı, “Türklere her şeyi yaparsın ama adil olacaksın” derdi. Adalet, bizim bir numaralı değerimizdir. Bence adalet, özgürlükten daha önemlidir.

Daha esnek, değişen şartlara göre ortaya çıkan ihtiyaçlara cevap veren bir yasama anlayışı gerekiyor yani?

Tabii ki… Hiçbir hukuk kuralı, anayasal ilkelerin tamamı da dahil olmak üzere, Allah kelamı değildir, her an değiştirilebilir. Bugünün şartlarını esas alarak geleceğe yönelik kesin kurallar belirlemek elbette olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı… Ama buna da çok takılmamak lazım, şimdiden bununla uğraşmaya başlarsak yandık; bu meseleler, ihtiyaç hasıl olduğunda kendi kendini halleder. Zamana ve zemine pay vermek gerekir. Yolunu bulacaktır.

Bakın; şu hikâye, durumumuzu çok güzel özetler: Derik’te bir ağa, vaktiyle oğlunu hukuk okumak üzere İstanbul’a gönderir. Çocuk okulu bitirip avukat olarak geri döner. Ağa, oğluyla iftihar eder, şaşalı törenlerle güzel bir ofis açarlar, kutlamalar filan… Sonra bir gün ağa, oğlunu ziyarete gelirken yolda biriyle atışır, karşılıklı tartışmadan sonra yoluna devam eder. Ofise asık bir suratla gelince oğlu ne olduğunu sorar. “Aman oğlum,” der ağa, “önemli bir şey yok, gelirken Osman’la tartıştım, ileri geri konuştu.” Oğlan, “Hemen dava açalım baba,” der, “bu adam sana hakaret etmiş!” Dava lafı ağanın da kulağına hoş gelir, “Hadi açalım!” der. Sonra oğlu daktilonun karşısına geçip dilekçeyi yazmaya başlar; yoldan geçerken babasının nasıl defalarca hakarete uğradığını, nasıl taciz edildiğini, zulüm gördüğünü sıralarken bir ara kafasını kaldırıp bakar ki babası hüngür hüngür ağlamakta… “N’oldu baba?” deyince ağa, “Ah oğlum,” der, “ben hiç bu kadar gadre uğradığımın farkında değildim!”

Hukuk/adalet sistemiyle ilgili meseleyi en iyi özetleyen hikâye bu. Düşünün; bu hep böyle… Boşanmaya kalkarsın; adam bana bunu da yaptı, bunu da yaptı vs… Yahu bırak! Niye söylüyoruz bu kadar lafı? Anlaşamadık, bitti işte! Olmadık sorunları sorun ediyoruz kendimize… Bu durumda mesele de çözümsüz kılınıyor. Bu sıkıntı, hep bir türlü kendimiz olamamaktan kaynaklanıyor aslında… Adam, adamın tavuğunu çalmış. Tavuğu çalınana bu adamı idam edelim desen, razı olacak! Endaze kaçmış, kantarın topuzu kaçmış yani. Ama bu geçecek zamanla, süreç içinde değişecek, düzelecek… Artık yavaş yavaş kendimize geleceğiz, yeniden özümüze uygun bir hukuk düzeni inşa edeceğiz.

Bugün Japonya, avukat sayısı en düşük olan ülkedir. İnanılmaz bir şey! Çünkü mahkemeye ihtiyaç duymuyorlar, kendi aralarında çözüyorlar sorunlarını…

Bugünlerde Türkiye gündeminde yeni anayasa da var. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Size tuhaf gelebilir ama bana kalsa, düzgün bir hukuk sistemi kurmak için işe anayasadan başlamam. Çünkü esas sıkıntının alt kanunlarda mutabakat sağlanmadan aşılamayacağı kanısındayım. Önce birbiriyle çelişen kanunları temizlemek lazım. Alt hukuk kurallarında sağlanan mutabakat, zaten bize doğrudan anayasanın çerçevesini sunacaktır.

Yani yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı bir değişime gider, tümevarım yaparım. Yukarısı ne olacağımızı söyleyeceğine ne olduğumuzu izhar etsin. İlk iş olarak, en ince ayrıntılara kadar hüküm içeren bir anayasa yapmak doğru değil. Ticaret, siyaset vs. alt noktalarda hemfikir olalım. Bunlarda hemfikir olduğumuz zaman, bunların bütünü zaten bize anayasayı söyler. Değişim, alttan yukarıya doğru olsun.

İnsan hayatı fuzzy akıyor. Zamanla delinmeyecek, ihtiyaçlara göre değişime uğramayacak hiçbir ilke yok. Böyle bakmalıyız. Kurallar hayatı yansıtmalı. Bilim de böyle değil mi? Sınaya yanıla doğru yol bulunur, her şey bir kalıba sokulmaz. Bir elbise yapıp zorla giymeye çalışacağımıza, kendimize uygun bir elbise yapmalıyız. Terzi, bizi esas almalı… Daha önce de birkaç yazımda değinmiştim buna; önce elbise yapıyoruz, sonra içine girmek için canımız çıkıyor. Ne gerek var?

Bu, biraz da çocuk yetiştirmek gibi… Çocuğu iyiye yönlendirebilmek için kimi zaman alttan alıyorsun, esnek davranıyorsun. Onu sabit kurallar bütünüyle yetiştiremezsin. İnsanlar, kavga dövüş, “En iyi esnemeyen sistemi nasıl yapacağız?” diye uğraşıyorlar. En iyi esnemeyen sistem, asla esnemesine gerek olmayan sistem… Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır. Hele bizim gibi dinamik bir ulus için…

Tabii çok problemli yasalarımız da var. Mesela 657… İstanbul’da halkın başına bela olan komiseri alıp Hakkâri’nin başına bela ediyorlar. Bu olmaz! Bir kişi ya polislik yapabilir ya da yapamaz. Bu tür düzenlemeler de temizlenmeli…

Ayrıca belirtmek lazım: Hani at sahibine göre kişner ya, sistemler de öyledir; yöneticilerine göre kişner. Ne sistemi koyarsan koy, kim uyguluyorsa ona göre yol alır. Yönetici, sistemi kendine benzetir. Sistemi nasıl uyguladığınız önemli… 1917’de Sovyet Rusya’da başlayan uygulamanın Marks’ın teorisiyle hiçbir ilgisi yoktu. Aynı şekilde, Amerikan Anayasası uygulanıyor mu zannediyorsunuz? Asla! Uygulanmıyor.

Türkiye müthiş bir ülke! Birbirini bu kadar kollayan başka halk var mı? Biz kimseyi aç bırakmayız. İşten adam atmak en büyük kâbusumuzdur. Birisi açken uyuyamayan bir ulusuz. Biz adam gibi insanlarız. Böyle bir ulusun kendine yakışır bir hukuk düzeni inşa edememesi de çok acıdır. Ama felaketler tepemize bindi işte! Birinci Dünya Savaşı bizim işimiz değildi. Galip devletlerin siyah-beyaz mantıkla dizayn ettikleri bir dünyaya uyum sağlamaya çalıştık.

Bugün biz birbirimizi yemeden kendi dünyamızı kurabiliriz. Duygu birliği önemli. Hiç kimse bir imparatorluğu duygu birliği olmadan bir arada tutamazdı… New York’un bilmem neresinde, binlerce yabancının arasında, ben senin Türk olduğunu gözünden anlarım. Sen de beni görürsün. Tuhaftır, bakarız, orada senin renginde dünya kadar adam olsa bile, senin gözünde bir şey vardır ve ben onu görürüm, büyük ihtimalle yanına gelip “Türk’sün değil mi?” derim. Nedir o? Bir hareketin, bir bakışın, bize özgü bir şey…

Mevcut mevzuatımız, bir kimsenin liseden hemen sonra giriş yapabileceği hukuk fakültesini bitirip teorik bilgi birikiminin test edildiği birkaç sınavdan geçerek duruma göre 1-2 yıllık sürelerle staj gördükten sonra hâkim olmasını mümkün kılıyor. Bugün Türkiye’de genel itibarıyla hâkim olarak kürsüye çıkma yaşı 24-25… Bu durumu sağlıklı buluyor musunuz? Sizce bir kimsenin hâkimlik mesleğini layıkıyla yapabilmesi için hangi aşamalardan geçmesi gerekir?

Ben buna kesinlikle karşıyım! Bu, sağlıklı bir uygulama değil. Yetkim olsa hemen değiştiririm. Bu gözle baktığım iki alan var: hukuk ve ilahiyat. İkisini okumak için de önce başka bir dalda lisans eğitimi almak lazım… Önce ne okunursa okunsun; tarih, coğrafya, resim vs… Fakat hukuk eğitimini yüksek lisans seviyesine çıkarmak lazım. Hatta belki araya birkaç yıl çalışma şartı da koymak lazım. İnsanlar önce hayata dokunmalılar. Hâkim, hayata dokunmuş olmalı… O “hâkim kahveye gitmez” anlayışına da karşıyım. Duyduğum en saçma şey bu! Tam tersine, hâkim kahveden çıkmasın. Halkını tanımalı hâkim… Sadece kanun bilmek hiçbir işe yaramaz. Ben karşımda Mecelle’nin tanımladığı gibi hâkimler isterim; fehim, müstakim, emin… Ayrıca bu iş, yürek işidir. Ehliyet kadar yürek de ister bu işi yapmak.

Burada bir de dil meselesine değinmek isterim: Vaktiyle bizim vakıfla ilgili bir dava görüldü. Beş hukukçu bir araya geldi, Yargıtay’ın verdiği kararda ne demek istenildiğini çözemedi. Sebep? Kötü Türkçe… Dilin yasanın muradını doğru iletecek şekilde kullanılması ama olmuyor işte! Çünkü Türkçeyi sala koydun, sele saldın, düştün bir abuk sabuk İngilizce sevdasına… Türkçe olmayınca hukuk olur mu yahu!

Siz, yabancı dille eğitime de karşısınız, değil mi?

Kesinlikle karşıyım. İngilizce dil olarak öğretilmeli ama yabancı dille fizik öğretmeye kalkmak olmaz. Çocuklara bilmedikleri bir konuyu bilmedikleri bir dille öğretmeye çalışıyorsun. Böyle şey olur mu? Ne konuyu biliyor ne de dili! O çocukları boğmuş oluyorsun. Bu ne demektir? “Ezberle, boş ver” demektir. Çocuğun zekâsı yeterliyse, hafızası iyiyse ezberler, yoksa onu da yapamaz.

Bugün itibarıyla ülkemizde, “Evrensel hukuk ilkelerinin Batı’da ekonomik, sosyal, siyasi vs. ihtiyaçlara bağlı olarak taban tarafından talep edilip otoriteye baskı uygulanması sonucu belirli bir süreç içinde oluştuğu, bu sebeple de toplum ve devlet tarafından özümsendiği, Türkiye’de ise bu ilkelerin Batı’ya nazaran hem çok geç hem de suni olarak, yani tabanda esaslı bir talep bulunmaksızın ve çoğu zaman tabanın değil otoritenin iradesiyle (lütfuyla ya da Batı’ya şirin görünme kaygısıyla) yasalara yansıdığı, sözgelimi Batı’da 13. yüzyıl başında vücuda gelen Magna Carta’nın bizdeki karşılığı olarak görülen Sened-i İttifak adlı belgenin tam altı asır sonra ortaya çıkabildiği, tüm bu olguların da hem devletin hem de toplumun adil hukuku benimsemesini güçleştirdiği…” şeklinde yaygın bir görüş mevcut… Katılıyor musunuz?

Batı’nın kendi tarihsel süreci içindeki gelişmelere ilişkin saptamaya katılıyorum, doğrudur. Ancak böyle bir mukayeseye katılmam mümkün değil. Batı’nın gelişme biçimiyle bizimki hiçbir zaman birbirini tutmadı. Şimdi bizim anayasayı değiştirmeye çalıştığımız gibi, onlar da kavga dövüş, birbirlerini yiyerek ortaya çıkardılar bu ilkeleri… Bizde bu sürecin çok geç olduğuna da katılmam. Bu bir gecikme meselesi değil, ihtiyaç meselesi. Bir şey ihtiyaç doğduğu zaman yapılır, durup dururken kalkıp anayasa değiştirilmez. İhtiyaç olunca kıpırdar. Ne zaman ihtiyaç hissedersen o zaman yaparsın. Bizde bu şartlar Batı’yla eş zamanlı olarak ortaya çıkmamış, ne zaman ihtiyaç doğmuşsa o zaman değişim gerçekleşmiştir.

Biraz da gündemden konuşalım… 15 Temmuz 2016’da bir darbe girişimine maruz kaldık. Millet, kararlı bir duruşla müthiş bir zafere imza attı, darbeyi püskürttü. Bu ihanetin sebep ve sonuçlarına dair görüşlerinizi alabilir miyiz?

O akşam millet gerçekten müthiş bir zafere imza attı. Darbe girişiminin ilk saatlerinde, henüz Cumhurbaşkanı herhangi bir çağrı yapmamışken, baktım bir adam seyyar satıcının megafonunu kapmış, insanları sokağa davet ediyordu. Salalar okunmaya başlandı, insanlar meydanlara döküldü. Hatta birkaç genç, kendiliğinden benim evimin önüne gelip nöbet tuttu. Demokrasi nöbetinin tutulduğu meydanlara gittiğimde, farklı siyasi görüşlere sahip olan insanların kadın erkek, çoluk çocuk orada olduklarını gördüm. Bence millet, o gece “Vatan elden gidiyor!” kaygısına kapıldı ve gereğini yaptı.

Her şeyde olduğu gibi bunda da bir hayır var. Tersten okuduğunuz zaman, millet “Eh, yeter artık!” dedi. Bunu ne zamandır demeliydik. Maalesef çok uzun yıllar boyunca kadınsı bir tavrımız oluştu. “Kadınsı” derken, hemen her şeyi hoş gören, bağışlayan, kötüyü unutmaya meyyal, tavizci anaç tavırdan bahsediyorum. Türkiye’nin şöyle bir şanssızlığı var gibi geliyor bana: 19. yüzyılı düşünün; 20-25 sene askerlik vardı. Ve hep savaş. Devamında Birinci Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı… Erkek nüfusu kaybettik. O noktada, bunu Karadeniz’de görürsünüz, dirayetli bir kadın tipi ortaya çıktı. Mecburen tarlada, mecburen evin geçimini sağlayan… Atatürk zamanında bir de kadın hakları ortaya çıktı. Türk erkeğinin, daha doğrusu Türk erkeğine özgü tavizsiz tavrın sindiği bir dönemdir bu. Evet, Türk erkeği sindi. Daha önce de yazmıştım, “Bizim erkeğimizden kovboy olmaz!” diye… Kim ne derse desin, kadın-erkek ilişkisi sevgili ilişkisi değildir, anne-oğul ilişkisidir. “Ana gibi yar olmaz” deriz. Bu ne demektir; ananın iktidarı gibi iktidar da olmaz. Sen, öyle veya böyle o iktidara göre şekil alırsın. Ve bu, sakin bir iktidardır. Bu anaç tavır, Anglo-Amerikan ya da AB’nin maço devletlerinin hüküm sürdüğü bir dünya siyaseti açısından uygun değildir. Artık bunu terk etmemiz lazım. 15 Temmuz, bu anlamda da bir kırılma noktasıdır aslında…

Bir de şunu söylemek lazım: Artık, mutlak ve mutlak, her alanda ehliyete itibar etmemiz, liyakati esas almamız lazım. 15 Temmuz’dan alacağımız en önemli derslerden biri budur. Bunu yapamazsak ne eğitim sistemini adam ederiz ne de hukuku… Liyakate dayalı bir sistem getireceğiz.

Bundan sonra Türkiye’nin geleceğine dair öngörünüz nedir?

Önümüzde uzun, çetin bir dönemeç var. Türkiye bu dönemeci almak zorundadır. Nasıl alacağız? Öncelikle, Bektaşi tabiriyle, cavlağa soyunmamız lazım… Yani dürüst olmak zorundayız. Hem kendimize hem de karşımızdakilere karşı… Bu aldatmaca çok uzun sürdü artık!

Atatürk’ten sonra Batı’yı da göğüsleyemedik. Uzun yıllar sonra bugünlerde tekrar göğüslemeye başladık. Son zamanlarda devlet adamları hep bir ağızdan aynı duruşu sergiliyorlar. İnşallah bu kararlı duruş bozulmaz.

Bir de belirtmek lazım ki milletçe takınacağımız tavır ile ekonomik gücümüz arasında doğrudan bağlantı vardır. Ekonominin desteklemediği yaptırım lâfta kalır. Realite bu. Bu dönemeci almak için çok çalışarak milli geliri de belirli bir seviyenin üstüne çıkarmak gerek…

Bir taraftan da başka sorunlarımız var; kendi aramızda mutabakata varamadığımız, çözümsüzlüğe itilen tarihi sorunlar… Mesela etnik temelli sorunlar sürekli sıcak ve ağır tahribata neden oluyor.

Gerçeği bir türlü göremiyoruz ki… Çünkü doğru dürüst tarih anlatmıyoruz. Tarih kitaplarımız bir felaket! Bir tarafıyla hamaset, bir tarafıyla da gayet kadınsı bir tavır, “idare et, bir şey olmaz” filan… Oysa yüzleşmeliyiz. Yüzleşelim; her seferinde Osmanlı ve Türkiye galip gelecektir.

Osmanlı’yı Türkler kurdular ve büyüttüler. İmparatorluk böyle bir şeydir. İmparatorluk kurduğun zaman etnik gruplar çoğalır. Bu doğaldır. Ama kurucu irade Türk’tür. Bu bir Türk imparatorluğudur, dışarıda da böyle bakarlar. 1400-1500 tarihli hangi Batı çizimi dünya haritasına baksanız, orada “Turkish Empire” yazdığını görürsünüz. Bu imparatorluğun dili de Türkçedir. Aksan değişir belki ama bugün hala Şangay’a kadar Türkçe konuşa konuşa gidersiniz. Bu böyledir.

Şimdi Türkiye’nin gündemini işgal eden etnik temelli sorunlar, aslında hiçbir zaman ülkemizde yaşayan insanların sorunu olmadı. Bakın; daha 1915 yılında, Güneydoğu’da 100’den fazla İngiliz “political officer”, yani ajan vardı. Bunlar bölge dillerini biliyorlardı. Çoğu hatıratını kaleme almış. Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinde o dönemde yazılmış onlarca hatırat mevcuttur. Yani diyeceğim; Türkiye’nin başına bela olan bu tür meseleler, aslında büyük oyunun bir parçasıdır. Bu oyun halen devam etmekte… Bugün de bölgemizde ajan kaynıyor. İşte bakın; bu DAEŞ adlı örgüt nereden çıkıp geldi birdenbire “Selamünaleyküm” diye… Olacak iş mi?

Bugün sorunlu olan sınırlarımız da bu oyunun bir parçası, değil mi?

Bakın; emperyalizm kolay iş değildir. Adanmışlık, süreklilik, ince ayar ister. Elbette o sınırlar, bilinçli olarak, sorunlu olsun diye öyle çizildi. O sınırları çizen Gertrude Bell adlı, maceracı, aristokratik bir hatundur. Macerası da Bağdat’ta bir otel odasında intihar ederek son bulur. Türkiye, dönemin şartları içinde o sınırlara müdahale edemedi. Nasıl etsin? 13 milyon insan aç… Dâhili dertler çok daha büyüktü; o sınırların çizimine müdahil olacak durumumuz yoktu. Mecburen daha güçlü olduğumuz bir zamanda ilgilenmek üzere bıraktık, dönüp işimize baktık. Ne yapacaktık yani? Bizim için varlık-yokluk meselesi söz konusuydu. Abdülhamit cihat ilan etti, bir tane Arap gelmedi… 20. yüzyıl başında bizim devlet politikası olarak Türkçülük, Orta Asya filan dememiz, işte bu çaresizliktendir. Kimse yoktu yanımızda! Yoksa Türkiye’de hiçbir zaman ırkçılık olmadı. Sözgelimi tehcir olayı… Savaş şartları altında kötünün iyisi olarak düşünülmüş, meşru zemini olan bir harekâttı. Düşünün ki katliam da yapılabilirdi ama yapılmadı, çünkü Türkler ırkçı değildir, bizden soykırımcı çıkmaz. Zayiat olmadı mı, elbette oldu. Ama dediğim gibi savaş ortamıydı. Nitekim şimdi bunu bir Rumeli göçmeni olarak söylüyorum: Tehcir mağduru arıyorsanız bize bakın. Biz Üsküp’ten İstanbul’a yollarda 3,5 milyon hemşehrimizi yitirdik. Bu facia dünyanın gündeminde değilse, ölenler Müslüman olduklarındandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.