Ediz Hun’la Söyleşi / 2018

(Bu söyleşi, İstanbul Anadolu Adliyesi Dergisi’nde yer almıştır.)

Söyleşimize sinemayla yolunuzun nasıl kesiştiğini öğrenerek başlamak isteriz.

Ben İstanbul’da doğdum ve liseyi bitirene kadar İstanbul’da yaşadım. Daha sonra diş hekimliği tahsili yapmak üzere Almanya’ya gittim. O dönem babam Büyükada’da bir ev yaptırmıştı. Ben de Türkiye’ye geldiğimde ailemle beraber orada kalıyordum. 1963 yazında eve döndüğümde babam beni Acar Film’in genel müdürü olan Sabahattin Sürmeligil’le tanıştırdı. Acar Film, o dönemde bir filmin çekimi, banyosu, dublajı vs. tüm işlemlerini kendi bünyesinde yapabilen önemli bir firmaydı. Sabahattin Bey, sohbetimiz esnasında sinemadan bahsetti; Türkiye’de sinema sektörünün geliştiğini, mecmuaların beyazperdeye yeni yüzler bulmak amacıyla yarışmalar tertip ettiğini, bu yarışmalara katılabileceğimi söyledi. O dönemde Ses, Hayat, Perde gibi meşhur mecmualar vardı. Bu konuşmadan sonra şansımı denemek istedim ve Hayat mecmuasına fotoğraflarımı gönderdim. Bir süre sonra ilk elemeleri geçtiğime ve ikinci elemeler için mecmuanın Çemberlitaş’taki ofisine gelmem gerektiğine dair mektup aldım. Benim gibi ikinci elemeler için çağrılanlar arasında hatırladığım kadarıyla Ertuğrul Akbay, Tunç Oral ve Süleyman Turan vardı. Yine kızlardan Hülya Koçyiğit ve Ajda Pekkan da çağrılmıştı. Bu yarışmalarda birinci olacak kız ve erkeğe, altı ayrı sinema şirketi tarafından çekilecek birer filmde başrol oynama garantisi veriliyordu. Her film için de 12.500 lira ücret ödenecekti. Aynı dönemde 35-40.000 liraya en iyi Mercedes otomobili alabiliyordunuz. Dolayısıyla film için ödenen ücret gayet iyiydi.  Hayat’ın yazı işleri müdürü, daha sonra menfur bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Çetin Emeç’ti. O gün adaylar fiziklerinden kılık kıyafetlerine, duruşlarından davranışlarına kadar her yönden tetkik edildi. Ardından sonuçları daha sonra bildireceklerini söylediler ve oradan ayrıldık. Yaklaşık on gün sonra bir mektup daha geldi. İkinci elemeyi de geçtiğim bildiriliyor, Bayramoğlu’ndaki plaja gelmem isteniyordu. Belirttikleri gün plaja gittim. Ağustos ayıydı. Bütün prodüktörler de oradaydı. Bizi akşama dek izlediler. Akşama doğru sonuçları açıklayacaklarını söylediler. Heyecanla beklemeye başladık ama açıkçası benim pek umudum yoktu. Diğer adaylar uzun zamandır güneşlenmiş, bronzlaşmışlardı. Ben okuldan yeni döndüğüm için bembeyazdım. 22 yaşında, 1.87 boyunda, zayıf bir çocuğum. Kendime pek şans tanımıyordum. Erkekler arasından birinci olanın “Ediz Hun” olduğu söylenince çok şaşırdım. Kızlardan da Ajda Pekkan birinci olmuştu. Sevindim ama bu sefer de Almanya’da okuduğum için altı filmde nasıl oynayacağımı dert etmeye başladım. Bana en azından bir filmde oynayıp öyle gitmemi tavsiye ettiler. Ben de Almanya’daki okuluma mazeret yazısı gönderip bu sömestrde gelemeyeceğimi, eksik kalan derslerimi seneye alacağımı bildirdim. Böylece 1 Kasım 1963’te, Madam Tamara’nın Bostancı’daki köşkünde ilk filmim olan Genç Kızlar’ın çekimleri başladı.

Seçildikten birkaç ay sonra başrol oynamak üzere film çekimlerine başlıyorsunuz. Sinema deneyiminiz de yok. Zor olmadı mı?

Elbette çok zor oldu… Biliyorsunuz, İkinci Dünya Savaşı binlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Her milletten birçok genç cepheden evine dönemedi. Hatta cesetleri bile geri gelmedi. Bu, bütün dünya için büyük bir yıkımdı. Böyle bir ortamda dünya sinema sektörü de insanların savaştan kalma acılarını hafifletmek, onları mutluluğa yöneltmek amacıyla aşk ve komedi filmleri çekmeye başladı. O zamanlar Batı’da da bizdeki gibi gazete ilanlarıyla yeni oyuncular aranıyordu. Ancak orada seçilen gençler önce fiziksel açıdan tetkik ediliyor, sonra yüzde, dişlerde veya vücudun herhangi bir bölümündeki estetik kusurlar gideriliyordu. Ondan sonra diksiyon dersleri veriliyor, beden dilini iyi kullanmaları amacıyla eğitiliyorlardı. Orada da birçok oyuncu başka mesleklerle meşgulken sinemaya yönelmişti. Örneğin 1954 yapımı, ünlü Arka Pencere filminde rol alan James Stewart, esasen pilottur. Ama hepsi ciddi bir eğitimden ve estetik operasyonlardan geçirilip oyunculuğa hazır hale getiriliyordu. Doğrusu da budur; oyuncu adayını eğitimden geçirmek, ona özgüven sağlamak lazım.

Oysa ben yarışmada birinci olduktan sonra hiçbir eğitim almadan, hatta işi bilen kişilerle bile doğru dürüst konuşamadan sete çağrıldım. Genç Kızlar’ın yapımcısı ve aynı zamanda yönetmeni Nevzat Pesen’le görüştüğümde dert edecek bir şey olmadığını, her şeyin yolunda gideceğini söyledi. İlk gün sete giderken kalbim küt küt atıyordu. Çekilecek ilk sahnede, bir sınıfın içinde altmış kız oturuyordu. Ön sırada Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray… Ben de öğretmenim, oradaki tek erkeğim. Düşüp bayılacaktım neredeyse!

Bu süreçte emektar oyunculardan destek gördünüz mü?

Ben sinemaya adım attığımda sektörde Kenan Pars, Aliye Rona, Suzan Avcı gibi benden yaşça büyük usta oyuncular vardı. Çok genç olmama rağmen hepsi bana saygı gösterirdi. Nazik insanlardı; çok acemi olduğum halde hatalarımı yüzüme vurmazlar, aksine beni sürekli destekleyip moral verirlerdi. Ayrıca hepsi prensipli, profesyonel oyunculardı. Her zaman tam vaktinde sette olurlardı. Ben birkaç kez sete geç kaldım. O zamanlarda bile beni doğrudan eleştirmezler, sohbet arasında “Ayhan Işık sete hep yarım saat önce gelirdi, çok dakikti” gibi sözler söyleyerek yaptığımın doğru olmadığını anlatmaya çalışırlardı. Çok kaliteli, muhterem insanlardı. Eski sanatçıların hepsinde bu incelik ve saygı vardır.

Ben de onlar gibi hep elimden gelenin en iyisini yapmak için büyük emek sarf ettim. Sağ kolumdaki sakatlık da o özverinin hatırası olarak kaldı. Kavga sahnelerinde yere düşerken yumuşak dokular zarar görmesin diye sürekli dirseğimin üzerine düşüyordum. Ayrıca sinema faaliyetlerinin sebep olduğu bel fıtığı ve kas yırtılması, hala yaşamımı etkiliyor. Sinemanın böyle fiziksel riskleri de vardır. Ama işimin en iyisini yapmak benim için çok önemlidir. Sadece sinemada değil, eğitim hayatında ve ardından giriştiğim bütün işlerde elimden gelenin en iyisini yapmak için uğraştım.

Buraya kadar anlattıklarınıza göre sinema dünyasına adım atmanız tamamen tesadüf eseridir, değil mi?

Evet. Hayatta tesadüfler, şanslar çok önemlidir. İnsan, herhangi bir amaca ulaşmak için bilinçli bir şekilde çalışır, emek harcar ama yaşamının bir döneminde karşısına çıkan sürprizler onu çok farklı yönlere sevk edebilir. Buna mukadderat, alınyazısı da diyoruz. İnsan, bir yaprak gibi akıntıda sürüklenir. Yaprak, bazen bir yerlerde takılıp kalır, bekler, sonra bir ters akıntıyla yeniden yol alır.

İlk filmimi izlediğimde oyunculuğumu beğenmedim. Kendi kendime, “Benden aktör olmaz!” dedim. Ama bu film çok iş yaptı. Birdenbire bana hayran mektupları, imzalı fotoğraf talepleri gelmeye başladı. Seyirci beni beğenmişti.

O zamanlar her coğrafi bölgenin sinema açısından bir merkezi olur, filmleri pazarlayan işletmeciler de o merkezde bulunurdu. Örneğin Akdeniz’de Adana, Doğu Anadolu’da Erzurum, Karadeniz’de Samsun, İç Anadolu’da Ankara… Buralardaki işletmeciler, gösterime giren filmler üzerinden halkın taleplerini belirler ve durumu İstanbul’daki yapımcılara iletirlerdi. Halkın beğenisine göre örneğin, “Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit’in ya da Cüneyt Arkın ve Fatma Girik’in başrol oynadığı bir film yapılsın” derlerdi. Kadro ve senaryo da bu talepler dikkate alınarak hazırlanırdı.

Çok enteresan…

Evet… Bugün artık filmler yönetmenleriyle anılıyor ki doğrusu da budur. O zamanlar filmlere starlar yön verirlerdi. Özetle filmin lokomotifi başrol oyuncularıydı. Fakat bu düzen sadece bize özgü değildi; aynı dönemde Amerika’da da sektör böyle işlerdi. Orada da mesela Clark Gable’ın oynayacağı romantik filmler talep ediliyordu.

Starların bu konumu yönetmenlerle ilişkilerini nasıl etkiliyordu?

Söylediğim gibi, o dönemde filmin lokomotifi starlardı ama yine filme her açıdan yön veren yönetmendi. Biz hiçbir zaman onun işine müdahale etmezdik ve istediklerini yapardık. Yönetmen filmin kaptanı, bizler tayfalarıyız. Ben de dönemin bütün yönetmenleriyle çalıştım; Atıf Yılmaz, Orhan Aksoy, Lütfi Akad, Osman Fahir Seden, Metin Erksan…

Biz oyuncular, çekimin başından sonuna dek yönetmene tabi oluruz. Film, yönetmenin anlayışına, bakış açısına göre çekilir. Ona müdahale etmek caiz değildir, etik de değildir. Profesyonel oyunculukta yönetmene mutlak itaat şarttır. Tabii yönetmen ile oyuncu arasında bağlantı olması, yönetmenin oyuncunun performans düzeyini iyi kavraması gerekir. Böyle olursa başarılı bir film ortaya çıkar.

Böylece başlayan sinema serüvenininiz boyunca toplam kaç filmde rol aldınız?

Aralıksız on üç yıl boyunca başrol oynadım. 1976’da sinemayla yollarımız ayrıldı ve eğitimime devam etmek üzere ailemle birlikte Norveç’e gittim. Bu süreçte oynadığım film sayısı aşağı yukarı 130 civarındadır. Tam sayıyı bilmemiz mümkün değil. Çünkü o filmlerin hepsi bugün yok. O dönemde filmler yanıcı özelliğe sahipti. Benim filmlerimin bir kısmı da çıkan yangınlarda yok oldu.

Tamamı başrol oynayarak geçen bir sinema kariyeriniz varken ve çok büyük bir halk kitlesi tarafından sevilirken genç yaşta sinemayla yollarınızı ayırmak çok kolay olmasa gerek… Bu kararı almanıza ne sebep oldu?

O dönemde bir furya olarak filmlere bazı açık saçık sahneler eklenmeye başlamıştı. Üçüncü, dördüncü sınıf yapımcıların gösterime soktuğu bu tür filmlerin genç erkek nesilden belirli bir takipçi kitlesi de oluşmuştu. Bir gün çekimi beklerken kapı aralığından baktığımda sete genç bir kızın geldiğini gördüm. Yataklı bir sahne hazırlanıyordu. Okuduğum senaryoya göre filmde böyle bir sahne yoktu. Doğrudan oraya gidip kıza sette ne yaptığını sordum. Arkasını döndü, cevap vermedi. Utanmıştı. Sorularımı yinelememe rağmen cevap vermedi. O esnada yönetmen geldi. Benim filmimde böyle sahneler olamayacağını söyledim ve kızın gitmesini istedim. Aksi halde filmi bırakacağımı belirttim. Bu esnada kız da ağlamaya başladı. Kıza dönüp “İleride evleneceksin, çocuk sahibi olacaksın. Büyüyünce çocuğunun seni böyle bir sahnede izlemesini ister misin?” dedim. İhtiyacı varsa kendisine maddi yardımda bulunabileceğimi, böyle işlere bulaşmaması gerektiğini söyledim. Kız koşarak setten ayrıldı. Tekrar yönetmenle konuşup kararlılığımı yineledim. Bu olay bende iz bıraktı. Bu şekilde dejenere olan sektörde yer almak istemedim. Almanya’daki okuluma yazı göndererek diş hekimliği eğitimine devam edip edemeyeceğimi sordum. Geçen süre zarfında tıp dünyasında yaşanan gelişmelerden dolayı tahsilime kaldığım yerden devam etmemin mümkün olmayacağını bildirdiler. Bunun üzerine Kuzey Avrupa ülkelerindeki üniversitelere yazı göndererek biyoloji ve kimya eğitimi almak istediğimi belirttim.

Neden bu dalları tercih ettiniz?

Biyolojiye öteden beri ilgim vardı. Hatta o zaman oturduğumuz Cihangir’deki evimize kurduğum teraryumda uzun bir çalışma sonucu “iguana iguana” adlı sürüngen türünü dünyada ilk kez doğal ortamı dışında üretmeyi başarmıştım. Bu hayvanların yumurtaları çok hassastı; rutubetli ortamda küfleniyor, kurak ortamda da kuruyordu. Üretim için 26,5-27 derece ısı ve çok steril bir ortama ihtiyaç vardı. Aynı zamanda kum da rutubetli olmak zorundaydı. Çünkü iguana iguanalar, doğal ortamlarında yumurtalarını dere kenarlarındaki kumların içine bırakıyor. İlk denemelerim başarısızlıkla sonuçlandı. Yumurta aldım ama yavru çıkartamadım. Ortamı tamamen bakteriden arındırmak gerektiğinden kumu ve suyu kaynattım, ısıyı termometreyle takip ettim. Nihayet yavru almayı başardım.

Eşim Berna Hanım hostesti; kabin şefi olarak görev yapıyordu. Bu çalışmayı Frankurt’taki Senckenberg Tabiat Müzesi’nde görev yapan Prof. Dr. Robert Mertens’e ulaştırmasını rica ettim. Bu müze, tüm canlıların yaşamını baştan sona her yönüyle inceleyen müthiş bir tesistir. Mertens de ünlü bir sürüngen bilimci, orijinal adıyla herpetelogdu. Berna Hanım profesörü bulup çalışmamı ayrıntısıyla anlatmış. Mertens ilgiyle dinlemiş. Daha sonra da çalışmamı Salamandra adlı bilimsel yayında resimleriyle birlikte kullandı.

İşte bu çalışmamı bütün ayrıntılarıyla birlikte Kuzey Avrupa ülkelerindeki üniversitelere gönderdiğim talep yazılarına eklemiştim. 15-20 gün sonra Oslo Üniversitesi’nden bana akseptans geldi. Böylece eğitim hayatıma Norveç’te devam ettim.

Çok hızlı bir kabul süreci olmuş…

Avrupa’da, Amerika’da sistem böyledir. Sizin ayırıcı bir özelliğiniz, önemli bir buluşunuz varsa üniversiteler derhal davet ederek size eğitim hakkı sunar ve çalışmanızdan faydalanır. Onların kalkınmalarının temelinde yatan ana etkenlerden biri budur.

Yurtdışına ailenizle birlikte mi gittiniz?

Evet. Eşim kararımı destekledi. O dönem kızım Bengü de doğmuştu. Hep birlikte gittik.

Uzun bir aradan sonra, üstelik sinemada çok başarılıyken birdenbire başka bir sahaya yönelmek zor oldu mu?

Bu, gerçekten cesaret isteyen bir yönelişti. İtiraf etmeliyim ki ilk zamanlarda çok zorlandım; matematik, kimya ve fizik derslerini algılayamıyordum. Hedefime ulaşmak üzere bana kuvvet ve ilham vermesi için her gece Allah’a yalvarıyordum.

Beyin, çok enteresan bir organdır. Evvela işine gelmeyeni istemez, algılamaz. Fakat insan çok istediği zaman beyin de algılarını açar. Nitekim öyle de oldu, ısrarlı çalışmalarım sonuç verdi. Okulu hiç aksatmadım, hasta olduğum dönemlerde bile derslere katıldım. Oslo Üniversitesi’nde başladığım eğitime Trondheim Üniversitesi’nde devam ederek alerjik polenler üzerine ihtisas yaptım. Üniversiteyi 1981’de iyi bir dereceyle, ikinci olarak bitirdim. Hocalarım Norveç’te kalarak bilimsel çalışmalara devam etmemi istediler ancak o dönemde babam kalp krizi geçirmiş, iyi olmadığını belirterek gelmemizi istemişti. Bu sebeple 1982 yılının başında yurda döndük.

Türkiye’de nasıl bir hayat kurdunuz?

Döndüğümüzde bir müddet ne işle meşgul olacağımı düşündüm. Sinemaya dönsem bile bunu ikinci bir meslek olarak icra etmek, öncelikle biyokimya ile meşgul olmak istiyordum. Bir profesör arkadaşımın teklifiyle 1982 yılı Eylül ayından itibaren Marmara Üniversitesi’nde ekoloji üzerine ders vermeye başladım. Ayrıca o dönemde bir arkadaşım da matbaacılık yapmayı teklif etmişti. Birkaç yıl bu sektörde ortak olarak faaliyet gösterdik, daha sonra ortaklığa son verdik ve 2000’li yıllara kadar tek başıma matbaacılığa devam ettim. Yurda döndüğümün duyulması üzerine sinema-TV alanından teklifler de gelmeye başlamıştı. 1985’te Orhan Aksoy’un yönettiği Acımak adlı dizide başrol oynadım. Bu dizi daha sonra Avustralya, Rusya, Güney Amerika’da da yayınlandı. Ancak Türkiye’ye döndükten sonra farklı iş kollarında bulunsam da bilimsel çalışmalara hiç ara vermedim. Yurt içinde ve dışında çevre konulu çok sayıda konferansa katıldım. Marmara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi ve Okan Üniversitesi’nde çevre, ekoloji ve sinema alanlarında dersler verdim.

90’lı yıllardan itibaren çeşitli kamu görevleri üstlendiğinizi de görüyoruz.

Bu süreç de bir tesadüfle başladı. Bir gün adada alışveriş yapıp eve dönerken, Adalar Belediye Başkanı Recep Koç’un aracı yanımda durdu. Başkan Bey beni o an yanında olan Çevre Bakanı Ali Talip Özdemir’le tanıştırdı. Orada sohbet ederken Bakan Bey beni bir ay sonra Ankara’da çevre konusunda yapılacak sempozyuma davet etti. Devam eden ilişkiler kapsamında beni danışman olarak teklif etti ve üçlü kararnameyle Çevre Bakanı Başdanışmanı olarak görevlendirildim. Bu görevi Ali Talip Bey’den sonra Çevre Bakanı olan Sayın Bedrettin Doğancan Akyürek döneminde de sürdürdüm. 1991-1993 yılları arasında bu görevle beraber İstanbul Çevre İl Müdürlüğü görevi de yaptım.

90’lı yılların sonlarına doğru Sayın Mesut Yılmaz’la bir sohbetimiz esnasında bilimsel birikimimi lokal faaliyetlerden ziyade tüm Türkiye’ye fayda sağlayacak şekilde kullanmak istediğimi söylemiştim. O dönem yapılacak seçimlerde Mesut Bey beni İstanbul’dan dördüncü sırada aday gösterdi ve 1999 yılında milletvekili oldum. TBMM üyeliğim esnasında Çevre Komisyonu Başkanı olarak çalıştım.

TBMM’de doğa ve çevreyle ilgili çalışmalarınız nasıldı?

O dönemde özellikle hayvan haklarını güvence altına alan bir yasa çıkarılması için gayret göstermiştim. Hayvanlara eziyet ediliyor ve bu eylemler yaptırımsız kalıyordu. Bu düzenlemenin hayata geçmesi için yoğun çaba sarf ettim, dönemin koalisyon ortağı partilerinin liderlerini bizzat ziyaret ederek böyle bir yasanın gerekliliğini anlattım.

Taleplerime genel itibarıyla olumlu bakılmıştı ama seçim kararı alınmasıyla birlikte çalışma tamamlanamadı. Hayvan haklarını koruyan bir yasa benim TBMM üyeliğimden sonra nihayet çıktı.

Çok renkli ve başarılı bir hayat hikâyeniz var. Hikâyenizi otobiyografik bir eserde toplamayı düşünüyor musunuz?

Hayat hikâyemi arşivimde bulunan resimlerle birlikte bir kitapta toplamak üzere yürüttüğümüz bir çalışma var. Kitabın bol resimli olmasını istiyorum. Çünkü beyin, yazıya nazaran görüntüyü daha kolay algılar ve hatırlar. Kitapta kullanmak istediğim resimlerin bir kısmı da sette çekildi. O dönemdeki teknik imkânların çekilen sahneleri hızlıca izleyip denetleme imkânı sunmaması sebebiyle her sahnenin fotoğrafı çekilirdi. Çünkü çekime ara verip de ertesi gün devam ederken kaldığınız noktadaki görüntüyü aynen yakalamanız gerekiyor. Örneğin oyuncuların duruşu, ellerinin nerede olduğu, elbiselerin şekli vb. bütün ayrıntılar kaldığı yerden devam etmek zorunda. Ama oyuncunun bir gün önceki halini bütün ayrıntılarıyla kendisinin bile hatırlaması olanaksız. Bu sebeple çekime kaldığı yerden devam edilirken o fotoğraflara bakılır, sahne ona göre hazırlanarak çekim yapılırdı. İşte benim o fotoğraflar arasından beğendiklerimi toplayarak oluşturduğum geniş bir arşivim var. Bunları kitabımda kullanmak istiyorum.

Bu kitapta bütün hayatıma yer vermeye çalışacağım. Uzun bir aradan sonra yeniden başladığım eğitim hayatımın yeni bir şeyler öğrenmek, yeni bir alanda çalışmak isteyen insanlara esin kaynağı olmasını istiyorum. Okumanın, öğrenmenin yaşı yok.

Sizce Türkiye’de doğal dengenin ve çevrenin korunması yönündeki kamusal ve bireysel bilinç yeterince gelişti mi?

Belirtmek isterim ki tabiatın dengesi çok hassastır ve bozulduğu zaman onu telafi etmek uzun bir zaman gerektirir. Bu sebeple dengenin baştan bozulmasını engelleyici tedbirler alınmalı, kamusal ve özel uygulamalar bu hassasiyetle yürütülmelidir.

Doğanın korunmasına dair çok yanlış bir algı var, onu da belirtmek isterim: Herhangi bir sebeple bir yerden ağaçlar kesildiğinde, başka bir yere daha fazla fidan dikmek suretiyle bu eksikliğin telafi edildiği düşünülüyor. Bu, doğru değildir. Çünkü ağaç büyüdükçe oksijen prodüksiyonu artar. Yetişkin bir ağaç yılda belki 50 ton oksijen üretirken, küçük bir fidan sadece 10 kg oksijen üretebilir. Yani oksijen üretimi açısından kocaman bir ağaç belki bin fidana bedeldir. Dolayısıyla yetişkin ağaçları her ne pahasına olursa olsun kesmemeye gayret etmeliyiz.

Bugün Türkiye’de doğayı korumaya yönelik toplumsal bilincin eskiye nazaran gelişmiş olduğunu söylemek mümkün. Henüz maksimum bilinçten bahsedemesek de geleceğe umutla bakabileceğimiz bir anlayışa sahip olunduğunu da görmezden gelmemek lazım. Bu anlayış doğrultusunda kaybolan yeşil alanlarımızı süratle kazanmalıyız. Örneğin İstanbul yeşil alanlarını büyük ölçüde kaybeden bir şehirdir. Bugün Frankurt gibi kara iklimi yaşayan bir kente bile gittiğinizde iki kolunuzla kavrayamayacağınız ölçüde büyük ağaçlar görürsünüz. Hatta savaş döneminde üzerine bomba düşen, kısmen yanarak hasar gören ağaçlar bile kesilmemiş, kurtarılmaya çalışılmıştır.

Türkiye’ye, geleceğimize dair görüşlerinizi de öğrenmek isteriz.

Türkiye’nin devasa bir genç nüfusu var. Bu bağlamda biz, büyük bir enerji barındırıyoruz ve bu enerjiyi doğru yolda kullanmamız lazım. Gençliğin en iyi şekilde istihdam edilmesi gerekiyor. Ben, az önce bahsettiğim gibi 1982’de yurda döndüğümden beri çeşitli üniversitelerde dersler veriyorum. Binlerce öğrencim var. Onlar açısından tespit ettiğim ortak sorunlardan biri de gelecek kaygısı… Gençler, aldıkları eğitime uygun ve kalıcı bir meslek sahibi olabileceklerinden emin değiller, bu sebeple gelecekten kaygı duyuyorlar. Ben, ülkesel kalkınmanın temelinde üretimin ve dolayısıyla istihdamın yattığı kanaatindeyim. Büyük fabrikalar kurarak gençlerimizi istihdam etmeliyiz. Ayrıca belirli bir alandaki üretim, kendiliğinden başka sahalarda da iş imkânları ortaya çıkarır; sağlık, hukuk, ticaret vs. alanlarda da istihdam sağlar. Gençlerimiz iş sahibi olduklarında özgüvenleri de yerine gelecektir. Aynı şekilde eğitime de büyük önem vermemiz gerekiyor.

Öte yandan belirtmek isterim ki bizim yolumuz sevgi yoludur. Çok güzel bir ülkede yaşıyoruz, her şeye sahibiz. Bunların kıymetini bilmek lazım. Ben bazı konferanslarımda Âşık Veysel’den, Mevlana’dan, Yunus’tan alıntılar yaparak sevgiyi, birbirimizi kucaklamanın önemini vurgularım.

Mevlâna, “Seviniz, öğreniniz ve öğretiniz… Ölmezliğin kutsal saadetine giden yolun dikenli ve yokuşlu olmasından korkmayınız… Ölmezlik umduklarınıza kavuşmakta değil, beklediklerinize sevgiyi, şefkati sunabilmekte saklıdır…” diyor.

İşte bütün mesele budur. Birbirimizi sevelim, ayrım yapmaksızın kucaklayalım. Her daim haklının, doğrunun tarafında olalım. İnsan, kutsal bir varlıktır; hoşgörüye, adalete layıktır. Yunus’un da öğütlediği gibi tevazu sahibi olmalı, doğruluktan ayrılmamalıyız:

“Yol odur ki doğru vara

Göz odur ki hakkı göre

Er odur ki alçak dura…”

Sevgi gönülden gelen bir duygu, saygı da terbiyenin gerektirdiği bir davranış… Elbette sevgiyle birlikte saygı da olmalı… Ama yalnızca biri olacaksa mutlaka saygı olmalı; sevseniz de sevmeseniz de insanlara saygılı olmak zorundasınız.

Bu söyleşinin yayınlanacağı dergimiz, Türkiye’de faaliyet gösteren tüm adliyelere dağıtılmaktadır. Bu vesileyle sizden hâkim ve Cumhuriyet savcılarımıza yönelik bir mesaj almak isteriz.

Ülkemizin geleceği açısından hukukun üstünlüğünün tartışılmaz olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Haksızlık karşısında ödün vermeden ilerlemek lazım. Bu bakımdan hâkim ve savcılarımıza ülkemiz adına büyük görevler düşmektedir.

Ayrıca son yıllarda yargının birçok davada çevre hassasiyetini gözeterek karar verdiğini, doğal dengeyi bozmaya yönelik eylemlerin yanlışlığının yargısal kararlarda vurgulandığını görüyorum. Bundan da çok memnun olduğumu belirtmek isterim.

Tüm yargı mensuplarını saygı ve sevgiyle selamlıyor, kolaylıklar diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.