Kimsesiz Hikâye

Bir ayağı çukurdaydı kanlı yüzyılın. Soğuk, şehri esir almıştı; kar yağdıkça kararıyordu kış. Gecenin ve sokağın tam ortasında bir çığlık koptu. Yeri göğü inlettiği halde kimsenin duymadığı, kimsesiz bir çığlıktı bu. Asayiş, cinayet anından tam dört saat sonra, mahallelinin işe giderken kullandığı mecburi güzergâhta önüne taze bir ceset çıkınca bozulacaktı. Böyle ağır bir yüktür kimsesizlik; insan, Allah’ın her günü içine karıştığı topluma varlığını hissettirmek için cesedini bile göze sokmak zorunda kalır.

Polisler, etrafındaki kalın seyirci çemberini yarıp yanına vardıkları çocuğun üstünü birkaç gazete parçasıyla örttüler. Perde kapandı, tiyatro bitti. Bir saattir ayaküstü vaziyeti yorumlayan kalabalık, sıra şahit yazılmaya gelince önemli işleri olduğunu hatırlayıp dağıldı. Beş semt değiştirene dek koşan katiller de yakalanma tehlikesini bertaraf ettiklerine kani olunca bir kuytuya çömelip cüzdanı açtılar. Hasılat, cana kıymaya değmezdi: Üç beş kuruş para, iki otobüs bileti ve bakılmaktan eskimiş bir erkek, bir de kadın fotoğrafı.

Can verdiği mahallede onu, “her sabah geçip giden siyah ceketli çocuk” olarak tanırlardı; nereden gelip nereye gider, adı nedir, nerelidir, kimse bilmezdi. Fakat ilk bakışta anlaşılıyordu yetimliği; tam arkasında ömrü boyunca kimsenin dolduramayacağı büyük bir boşluk olduğunun farkında, bir suç işlemiş gibi başı önde, temkinli adımlarla yürürdü.

Başlarken kimse yolculuğa çıkmamış, şehre bir yabancı da gelmemişti. Onun hikâyesi, başladığı gibi, kimsesiz ve zamansız bitti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.