Kaybettiğin Yerde Aramak

“Döverim, öldürürüm!” gibi evrensel söylemlerden başka, her memlekete özgü tehdit söylemleri vardır. Bizde de literatürde sağlam yer edinmiş bir söylem var: “Mahkemelerde süründürmek.” Kişi, herhangi bir sebeple uyuşmazlık yaşayıp kızdığı birine, “Seni mahkemelerde süründürürüm!” der. Hatta çok kızdıysa sözün şiddetini de arttırır: “Seni mahkemelerde sürüm sürüm süründürürüm!”

Bu söylem, elbette üç beş yıllık bir süreçte vücut bulmadı; yargı sisteminin “hak arama ve alma makamı” olmaktan çıkıp vatandaşa adliye koridorlarında ömür tükettiren ve nihayet hüküm okunduğunda da kimseyi tatmin etmeyen bir kısırdöngü haline gelmesinin temelinde Cumhuriyetin kuruluş yıllarına, hatta Osmanlı’nın son yüzyıllarına uzanan bir bozukluk var. Mesela Gazi Meclis’in henüz açıldığı yıl içinde, İstiklal Mahkemelerinin kurulmasına ilişkin yaşanan tartışma esnasında söz alan Saruhan Mebusu Refik Şevket Bey’in adaleti “anında” tecelli ettirecek özel mahkemeler kurulmasının gerekliliğini izah ederken şu sözleri sarf ettiğini görürüz: “Efendiler! Mahkemelerin içerisinde yuvarlanan bir arkadaşınız sıfatıyla söylüyorum. Mahkemelerin çarkları bozuktur. İçerisinde o kadar ince ve bu zaman için fena usuller vardır ki aleni surette derhal idam edilmesi gereken bir adam, o usul ile bazen görürsünüz ki beraat eder.”

Refik Şevket Bey’in tespiti doğru ve bugün için de muteberdir ama bizi mahkemelerde süründüren tek sebep “ince usuller” olmasa gerek… Zira mahkeme, hakkı çiğnenen insanın çalacağı son kapıdır; bir sorun mahkemeye yansımışsa, geride müthiş bir sorunlar zinciri vardır ki bu zincirin en vahim halkasını da “adalet bilincinden yoksunluk” oluşturur.

Tarihi yüzyıllarla ifade edilebilecek olan darbeler, hak ihlalleri, ekonomik krizler, gayrimeşru iktidar mücadeleleri, ağır terör eylemleri… Kaç nesildir bu sorunların içine doğuyor, bu sorunlarla birlikte yaşıyor ve nihayet bu sorunların çözüldüğünü göremeden hayata gözlerimizi yumuyoruz. Fakat bu düzen, bu memlekette ezelden beri böyle değildi. Yüzümüzü Batı’ya dönerken sırt çevirdiğimiz coğrafyada, vaktiyle insanı insan, toplumu toplum, devleti devlet yapan değerler hüküm sürüyordu. Eşitlik, kardeşlik, hukukun üstünlüğü, kişi dokunulmazlığı, suç ve cezaların şahsiliği, mülkiyet ve miras hakkı bize yedinci yüzyılda, Veda Hutbesi’nde öğütlendi; bunları ilk kez Magna Carta’dan, Bill of Rights’tan, Amerikan ya da Fransız bildirilerinden öğrenmedik. Komşusu açken tok yatmaları yasaklanan insanlar, dünyanın öbür yakasında yüzlerce yıl sonra teorisi keşfedilebilen “sosyal devlet” çatısı altında yaşadılar. Adaletin, yargı bağımsızlığının anlam ve önemi Kutadgu Bilig’de, Siyasetname’de yazılmıştı ki daha Avrupa Birliği’nin yerinde asırlar boyunca kanlı yeller esecekti. Fatih Sultan Mehmed’in metropollere ilişkin beratına, oğlu İkinci Bayezid’in Tuzla Yasaknamesi’ne bakınız; din ve vicdan özgürlüğü de devletin güvencesi altındaydı, masumiyet karinesi de. Örnekler uzar gider; değil bu kısa yazıya, cilt cilt kitaplara sığmaz.

Elbette iyilik ve doğruluğun ırkı, dini, rengi, coğrafyası olmaz; kimlik sormaksızın doğru sözün sahibine kulak kabartmalı, işi ehline vermeliyiz. Bu açıdan bakınca adaleti, mukaddes ve dokunulmaz hakları, her türlü insani değeri AB ilerleme raporlarının ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının satır aralarında aramakta beis yok. Fakat… Diyeceğim o ki çağdaş yaşama doğru adım adım ilerletilen vahşi bir kabile gibi Batı’dan adalet ve hoşgörü dersi almak da Muhammed’in, Ali’nin, Mevlana’nın, Yunus’un çocuklarına reva değil. Artık hakkı, hukuku, iyiyi ve doğruyu biraz da kaybettiğimiz yerde mi arasak?

Biz yine de umutlu olalım, bir gün adaleti kaybettiğimiz yerde arayıp bulacağımıza inanalım. Bu yazıya da gülümseten bir yargı fıkrasıyla son verelim…

Vaktiyle padişah işitmiştir ki İstanbul’da bir kadı, kavuğunun iki tarafına birer koç boynuzu taktırmış ve baktığı davaların taraflarına bu boynuzlarla tos vuruyor. “Bu nice adalettir!” diye hiddetlenip kadıyı huzuruna çağırtan padişah, bu zalimce uygulamanın sebebini sorduğunda şu cevabı alır:

-Hünkârım! Duyduklarınız doğrudur. İnkâr edecek değilim! Fakat dileğim odur ki bir gün mahkemeye gelip herhangi bir davayı izleyesiniz. Sonra bu kulunuz hakkında ne hüküm verirseniz razıyım, baş üstüne!

Bu kendinden emin tavra şaşırıp meraklanan padişah, günler sonra gizlice mahkemeye gidip o esnada görülen bir davayı perde arkasından dinlemeye başlar. Mahkemede bir alacak davası görülmekte, davacı yaşlı gözlerle veryansın etmektedir:

-Kadı hazretleri! Bu adam, kış vakti benden üç yüz altın borç almış, yaz gelince ödeyeceğini söylemişse de tam üç senedir bir altın bile vermemiştir!

Kadı, davalıya döner:

-Efendi! Davacının dediği doğru mu?

-Doğrudur kadı hazretleri! Bu adama üç yüz altın borcum var.

-Niçin ödemezsin?

-Üç yüz altını birden ödemeye durumum elvermiyor. Şayet bana zaman tanınır ve de borcumu peyderpey ödememe müsaade edilirse…

-Peki… Davacıya her ay yüz altın vererek borcunu üç ayda bitir!

-Aman kadı hazretleri! Mümkünü yoktur!

-Elli altın?

-Aman!

-Peki, sen söyle efendi! Ayda kaç altın verebilirsin?

-Ben senede yalnızca bir altın verebilirim. Lakin davacıyı hapsediniz ki yeri belli olsun. Zira altını bulduğumda derhal bu adamı bulamazsam, onu da harcayıveririm maazallah!

Padişah daha fazla dayanamayıp perdeyi aralar:

-Kadı hazretleri! Tos vuracak mısın, yoksa ben vurayım mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.