İnşaat Önünde Bir Ünlem

Peyami Safa’nın Mahşer’inde, yaralanıp askerliğe elverişsiz hale gelince cepheden gönderilen Nihad’ın şehirde karşılaştığı sosyal manzaraya ve aşk acısına tahammül edemeyip kendini öldürmeye karar verdiğini, bedenine bağladığı taşla denize atlasa da son anda vazgeçip kurtulduğunu görürüz. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unda ruhsal bunalımlarıyla karşımıza çıkan Esther Greenwood’un intihar girişimleri de neticeye ulaşmaz. Safa, Mahşer’i mutlu sonla bitirmiş, kendisi de uzun yıllar sonra eceliyle ölmüştür. Plath ise Sırça Fanus’ta yarım bıraktığı girişimi gerçek hayatta bizzat tamamlayacaktır.

Dünya edebiyatında her dönemde yer bulan intihar, sosyoloji ve psikoloji gibi bilim dallarının da ilgi odağıdır; insanların neden ve nasıl intihar ettikleri araştırılır, ülkeler arasındaki sosyoekonomik ve kültürel koşullar kıyaslanmak suretiyle analizler yapılır. İntihar biçimlerine ilişkin bilimsel veriler güvenilir olmakla beraber, mevcut teknolojik olanaklar ölülerden bilgi almaya elverişsiz olduğundan, intihar sebepleri meçhuldür. Elbette her intiharın arka planında işsizlik, yoksulluk ya da aşk acısı gibi “kaba” sebepler var. Fakat işsiz kalan ya da sevdiğine kavuşamayan herkes intihar etmediğine göre, insanı kendi kararıyla ölüme yürüten birtakım “ince” sebepler de olmalı. Şuur kaybına uğrayıp ne yaptığını bilmeyenler bir tarafa, aynı şartlara tabi olduğu çoğunluktan ayrılıp ölümü seçebilen insanın ruhu diğerlerine nazaran çok daha kırılgan, duygusal algıları da çok daha yoğun olsa gerek. Bu, şair ruhuyla benzeşen bir hal; baktığı sosyal, siyasi veya kültürel manzaradan ruhunu inciten manalar çıkaran kişi, şiir yazabileceği gibi intihara da kalkışabilir. Keşke ömrü boyunca intihar ve şiir arasında gidip gelen Ümit Yaşar Oğuzcan yaşıyor olsa da ona sorabilsek. Biz şimdilik usta kalemler Safa ile Plath arasında şairlik farkı olduğunu hatırlamakla yetinelim.

Geçen yıl Dr. Nurderen Özbek’in şimdi raflarda olan Geçmişten Geleceğe Yaşam Dünyaları ve Mekânlar adlı kitabını yayın öncesinde inceleme fırsatı bulmuş ve şu gerçekle yüzleşmiştim: Ev tuğla ve çimentodan, insan da et ve kemikten ibaret değil; insan her mekânda, mekân da her insanla yaşayamaz. Mekânın, yani içinde bulunduğumuz evin, mahallenin ve kentin sağladığı manevi konforun yaşama sevinciyle yakın ilintisi var. Üstelik bu, maddi olanaklardan, teknolojik gelişmelerden bağımsız bir gerçek. Zira herkesçe malumdur ki dünyanın en iyi mimar ve mühendislerinin sınırsız bütçeyle inşa ettikleri devasa yapılarda “insanca” yaşayabilmek hiç de kolay değil.

Yaşama sevinci, her şeyden önce insan ile mekân arasında uzun yıllara yayılan, ikisinin de birbirine göre şekillendiği bir etkileşimin ürünüdür. Kentleri -sözüm ona- dönüştürürken bu gerçeği görmezden gelmek, muhtelif “kaba” sebeplerle zayıflayan insan ile yaşam arasındaki bağı ansızın koparabilmektedir. Sanırım inşaatlar, bu bahiste hem biçim hem de sebep açısından büyük önem taşıyor. Kırılgan ruhlu insan, her geçen gün biraz daha yükselen binaların arasında kimsenin farkına varmadığı bir karınca misali gezinmesini varlığının gereksizliğine yorabilir yahut çoğunluğun “moloz” diye geçiştirdiği yığınların aslında “hatıra enkazı” olduğunu görür. Ve sonra inşaatın önündeki kaldırımda imla kurallarına aykırı bir ünlem yatar; alınyazısına son veren.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.