Eski Çağlarda Kadının Hukuki ve Sosyal Statüsü

Yaratılış ve Sürgün

İnsanlığın varoluşuna dair bilgi aktaranlar arasında en çok itibar gören kaynaklar, kutsal kitaplardır.

Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere iki bölümden oluşur; Eski Ahit Yahudilerin kutsal metinleri olan Tevrat ve Zebur’u, Yeni Ahit ise İncil’i ihtiva etmektedir. Evrenin ve insanın varoluşuna dair bilgiler de Eski Ahit’in “Yaratılış” adlı ilk bölümünde yer alır. Buna göre Tanrı, beş gün içinde sırasıyla göğü, yeri, gündüzü, geceyi, bitkileri, güneşi, ayı, yıldızları ve hayvanları, altıncı günde de insanı yaratıp yedinci gün dinlenmeye çekildi.[1] Tanrı önce erkeği (Âdem), ardından da onun kaburga kemiğinden kadını (Havva) yaratmış ve onlara “cennetteki meyveleri yiyebileceklerini, sadece bir ağacın meyvesinden yemelerinin yasak olduğunu” bildirmişti.[2] Ancak yılan (baş şeytan) tarafından kandırılan Havva yasak meyveyi yemiş, ardından Âdem’e de o meyveden verip yasağı çiğnemesine sebep olmuş, böylece ikisi de cennetten çıkarılmıştı.[3] Eski Ahit’te Âdem’in karısına Havva adını verdiği, çünkü onun “bütün insanların annesi” olduğu da yazılıdır.

Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de de insanın yaratılışına dair anlatılanların Eski Ahit’teki anlatımla kısmen örtüştüğü görülür. Kur’an’a göre Allah önce Âdem’i, ardından da ona eş olarak Havva’yı yaratmıştır.[4] Kur’an’da, Eski Ahit’ten farklı olarak, Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığına dair açık bir ifade bulunmamakla birlikte birçok müfessirin Kitab-ı Mukaddes’teki anlatıyı ya da İslam Peygamberi Hz. Muhammed’e atfedilen bazı rivayetleri esas alarak kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını ileri sürdükleri görülmektedir.[5] Âdem ile Havva’nın bir ağacın meyvesinden yasaklı kılınmalarına ve bu yasağı çiğnemeleri sebebiyle cennetten kovulmalarına ilişkin Kur’an’daki anlatım da Eski Ahit anlatımıyla genel itibarıyla uyuşmaktadır. Ancak bu yasağın çiğnenmesine Havva’nın sebep olduğuna dair Kur’an’da açık bir ifade bulunmamaktadır.[6] Bu konuda da bazı müfessirlerin hadiseyi Eski Ahit anlatımına göre yorumladıkları bilinmektedir.[7]

İlk Toplumlar

Arkeolojik çalışmalar sonucu ele geçirilen bulgular ve bilhassa yazılı kaynaklarla sabit olduğu üzere insanlık tarihinin milattan önceki dönemi, milattan sonraki dönemine göre hayli uzundur ve bugün itibarıyla elde bulunan veriler de eski zamanlarda kadının toplumsal konumu ile hak ve yükümlülüklerine dair çeşitli çıkarımlar yapmaya elverişlidir. Bu verileri değerlendiren bazı yazarlar, ilk insan topluluklarının anaerkil nitelikte olduğunu savunmuşlardır.

İnsanı “hayvanların en güçlüsü değil ama en çalışkanı” olarak tanımlayan Fransız tarihçi Andre Ribard, binlerce yıl boyunca ormanlarda avlanıp meyve toplayarak yaşayan insanoğlunun çakmak taşını kullanmaya başlayınca çevresine korku salan bir yaratık haline geldiğini, zamanla çoğalıp mevcut ortamında beslenemeyecek duruma gelince de dünyanın dört bir tarafına uzanan bir göçe kalkıştığını iddia eder.[8] Ribard’a göre o dönemlerde erkek avlanır, kadın ise hayvan derilerinden elbise, diş ve taşlardan da takı yapardı. Kadın, ortak mülk olan araç gereçten sorumlu oluşu ve bilhassa doğurganlığıyla klanın gücünü arttırıp refahını sağlaması sebebiyle önemli bir konuma sahiptir; ilkel toplum da kadının sahip olduğu otoriteye bağlı olarak anaerkil bir nitelik taşımaktadır. Nitekim Ege Havzası’nda rastlanıp milattan önce 15. yüzyıl dolaylarında vücut bulduğu saptanan figür ve resimler de o dönem itibarıyla kadınların yoğun biçimde toplumsal hayatın içinde oldukları ve toplum yapısının anaerkil nitelikte olduğu izlenimi uyandırmaktadır.[9] Eski çağlarda inanç odağı olarak tanrılarla beraber birçok tanrıça bulunması da bu iddiaları doğrulamaktadır. Ancak zaman içinde değişen koşullar toplumun anaerkil yapısını erkek lehine bozacak, kadının işlev ve önemi ikinci plana atılacaktır.[10]

Antik Yunan

Antik Yunan’da toplum yapısının ataerkil nitelikte olduğu, kadının toplum hayatında esaslı bir role sahip olmadığı bilinmektedir. İlk kez Antik Yunan’da adı anılan “demokrasi (halk yönetimi)” kavramının kökeninde yer alan halka köleler, “metek” adı verilen yabancılar ve kadınlar dâhil değildir.[11] Hatta o dönem toplumunda kızlar aile bütçesine katkı sunmadıkları için “maddi yük” olarak algılanmışlar, bu yüzden de -zengin aileler dışında- bir evde ikiden fazla kız çocuğu bulunmasına sıcak bakılmamış ve bu bakış açısı da çok sayıda kız çocuğunun ailesince terk edilmesine sebep olmuştur.[12] Antik Yunan’da kadınlar, “tam yurttaş” kabul edilmedikleri için siyasette doğrudan yer alamamış ve mülk de edinememiş, evlenene dek babaya, evlendikten sonra da kocaya ait bir “mal” muamelesi görmüşlerdir.[13]

Dönemin filozoflarının kadına bakışları da enteresandır. Platon, toplumu “çalışanlar”, “savaşçılar” ve “yöneticiler” olarak üçe ayırdığı Devlet adlı meşhur eserinde, kadının eğitildiği takdirde erkekle aynı işlerde çalıştırılabileceğini iddia etmekte, iddiasını da şöyle gerekçelendirmektedir:

Dişi bekçi köpeklerinin erkek köpeklerin koruduğu şeyi korumaya katılmasını, onlarla beraber avlanmasını ve tüm işleri paylaşmasını mı bekleriz, yoksa erkekler zahmet çeker ve tüm sürüyü gözetirken dişilerin yavruların doğumu ve yetiştirilmesiyle iş yapamaz hale gelip evlerinin içinde oturmasını mı? Eğer kadınları erkeklerle aynı işlerde kullanacaksak onlara da aynı şeyleri öğretmeliyiz. Kadınlara jimnastik, müzik ve savaş eğitimi vermeli ve onları da aynı biçimde çalıştırmalıyız.[14]

İş bölümünün cinsiyet farklılığına değil doğal yeteneklere göre belirlenmesi gerektiğini öne süren Platon, hekimlik aklına sahip olan bir kadın ile bir adamın aynı doğayı taşıdığını, buna karşılık hekim bir adam ile marangoz bir adamın farklı doğalara sahip olduğunu, bu sebeple kadın ve erkeğin herhangi bir iş için farklı niteliklere sahip olmaları halinde farklı iş yapmaları gerektiğini, salt cinsiyet farklılığının iş bölümüne etki edemeyeceğini belirtmiştir.[15]

Savaşçı ve yönetici kesim için kadın ve çocukların ortak olması gerektiğini ileri süren Platon, bu düşüncesini Devlet’te şöyle dile getirmektedir:

Tüm bu kadınlar tüm bu erkekler için ortak olacak ve hiçbiri herhangi biriyle özel olarak birlikte yaşamayacak; çocuklar da ortak olacak, hiçbir ana ve baba kendi evladını bilmeyecek, hiçbir çocuk da kendi ana babasını… En iyi adamlar en iyi kadınlarla mümkün olduğunca çok birleşmeli ve en kötü adamlarla en kötü kadınlar da mümkün olduğunca az ve eğer grubun olabildiğince kusursuz olması gerekiyorsa birinin çocukları yetiştirilmeli, diğerininki yetiştirilmemeli. Ve bütün bunların nasıl yapıldığı yöneticilerden başka kimse tarafından bilinmemeli.[16]

Bugün kimi yazarlar tarafından Platon’un kadının ortak olmasına dair düşüncesinin onun metalaşmasından ziyade “kendi kimliğini bulması, toplumda eşit statüye sahip olması ve erkeğin boyunduruğundan kurtulması amaçlarına yönelik olduğu” şeklinde anlaşılması gerektiği ileri sürülmekte, kimi yazarlar tarafından da bu ortaklıkla sağlanmak istenenin “savaşçı ve yönetici sınıfların tüm varlıklarıyla devlete bağlanması, devlete karşı ilgi ve bağlılığı azaltıp aralarında sürtüşme ve çatışmaya sebep olabilecek sorunların ortadan kaldırılması” olduğu iddia edilmektedir.[17]

Dönemin diğer bir ünlü filozofu olan Aristo ise Politika adlı eserinde kadına layık gördüğü statüyü şöyle dile getirmiştir:

Erkek, kadından doğal olarak üstün, kadınsa aşağı ve uyruktur. Bu, genel olarak tüm insanlık için geçerlidir. Bundan ötürü diyebiliriz ki iki insan topluluğu arasında zihin ile beden ya da insan ile hayvan arasındaki kadar geniş bir ayrılık olan her yerde, işleri bedenlerinin kullanımından ibaret kalan ve kendilerinden daha iyi bir şey beklenemeyecek olanlar, bence, doğadan köledir. Böylelikle onlar için de yönetilmek ve uyruk olmak daha iyidir.[18]

Antik Mısır

Antik Yunan’da kadının dışlanması ve “ikinci sınıf” muamele görmesine karşılık, Antik Mısır’da kadının cinsiyete dayalı negatif ayrımcılığa maruz kalmadığı, burada birey haklarının cinsiyetten ziyade sosyal sınıflara göre belirlendiği, kadınların -dâhil oldukları sosyal sınıfa göre- mülk edinme, hukuki sözleşmelerde taraf olma, mirastan pay alma vb. haklara sahip bulundukları göze çarpmaktadır.[19] Bu dönemde bölgede yaşayan kişilerin kendilerini babalarından ziyade anneleriyle tanımlamaları da kadının toplum nezdindeki saygınlığına işaret etmektedir.[20]

Herodot, Tarih adlı eserinde, o dönem itibarıyla Mısır’da kadının -diğer ülkelerdeki durumdan şaşırtıcı derecede farklı olan- statüsüne ve sosyal faaliyetlerine dair gözlemlerini şöyle kaleme almıştır:

Mısırlıların yasaları ve gelenekleri çok değişiktir. Mısır’da kadınlar alışveriş yaparlar, erkekler ise evde dokumacılıkla ilgilenirler. Kadınlar yüklerini omuzlarında, erkekler başlarında taşırlar. Erkekler tuvaletlerini çömelerek, kadınlar ise ayakta yaparlar.[21]

Mısırlılar yılın birçok gününde bayram kutlarlar. Bayrama giderken kadınlar ve erkekler toplu halde kayıklara binerler. Kimi kadın ve erkekler müzik yaparken, kimileri de ellerini çırparak şarkı söylerler. Kayıklar bir kentin önüne yaklaştığında kimileri garip sesler çıkararak şakalar yapar ve bağırarak kentteki kadınları bayrama katılmaya davet ederler.[22]

Ünlü insanların karıları ya da güzel kadınlar, öldükten ancak üç dört gün sonra mumyacıya verilirler. Böylece mumyacının kadına bir şey yapması engellenir. Çünkü zamanında bir mumyacı yeni ölmüş bir kadına tecavüze kalkışmıştı.[23]

Rahipler bana bir kitaptan Mısır’ın ilk kralı Min’den sonraki üç yüz otuz kralın ismini okudular. Krallar arasında bir kadın, on sekiz Etiyopyalı ve bir de yerli kadın vardı.[24]

Mezopotamya ve Anadolu

Arkeolojik çalışmalardan çıkan sonuçlara göre Mezopotamya, insanlığı çok eski devirlerden beri ağırlayan, o dönemlerde bile şehir hayatına, ticarete ve gelişmiş tarımsal faaliyete sahne olan bir bölgedir.[25] Ancak kadının bu bölgedeki toplumsal statüsünün toplumun uygarlık seviyesiyle doğru orantılı olduğunu söyleyemeyiz.

Bu bölgede milattan önce 3000 yılından itibaren varlığı saptanan yazılı hukuk metinlerinde kadına çeşitli haklar tanıyan birtakım hükümlere rastlamakla birlikte, genel hukukun toplumun ataerkil niteliğini açıkça yansıttığını ve kadını koruyan hükümlerin kaynağında da “eşitlik veya saygınlık anlayışı” değil, “kadının ailesinin ya da kocasının itibarı” olduğunu görebiliyoruz. Sümer, Asur ve Babil medeniyetlerine ait olan hukuk metinlerinde nişanlanma, evlilik, boşanma vb. müesseseler düzenlenmiş, zina ya da tecavüz gibi eylemler de çeşitli yaptırımlara tabi kılınmıştır. Metinler, bekâretin önemini ortaya çıkaran kurallar da ihtiva etmektedir. Örneğin Ur-Nammu Kanunları, dul olarak evlenen bir kadının boşandığı takdirde bekâr olarak evlenen bir kadın için öngörülen tazminatın yarısını alabileceğine hükmetmektedir.[26] Yine tecavüz yoluyla bekâretin bozulmasına sebep olan suçlular için ağır cezalar öngörülmüştür. Dönemin hukuk metinlerinden, bir kızla evlenmek için kızın ailesine bedel ödenmesi, yani bugünkü tabirle “başlık parası” verilmesi gerektiği de anlaşılmaktadır.

Milattan önce 18. yüzyılda hüküm süren Babil Kralı Hammurabi tarafından belirlenen ve milattan sonra 20. yüzyılın başında Arkeolog Jean Vincent Scheil tarafından bulunup bugün Fransa’da Louvre Müzesi’nde sergilenen kanunlarda, modern hukuk düzenlerinde de yer alan “evliliğin sözleşmeyle anlam ifade edeceği” hükmü bulunmaktadır.[27] Bu kanunlarda bugün de “gayriahlaki” kabul edilen bazı cinsel ilişkilerin yasaklanıp cezalandırıldığını, tecavüz failinin idamına hükmedildiğini görüyoruz. Hammurabi Kanunları’nda, boşanma halinde kadının sahip olacağı mali haklar da tanzim edilmiştir. Hatta genel hükümlerinden evliliğin sonlandırılmasına ilişkin karar verme hakkını erkeğe tanıdığını anladığımız bu kanunlar, bazı şartlarda kadının da boşanma ve babasının evine dönme hakkı bulunduğunu açıkça vurgulamaktadır:

Eğer bir kadın kocasını beğenmezse, benimle evlenemezsin derse, onun belgeleri/kayıtları incelenecek. Eğer o kadın namusunu koruyorsa ve kocası dışarı çıkmaya/aldatmaya düşkünse, onu küçültüyorsa, o kadının suçu yoktur. Çeyizini alacak ve hemen babasının evine gidecek.[28]

Mezopotamya’da hüküm süren başka otoriteler de çeşitli yasalarla kadın haklarını koruyucu düzenlemeler oluşturmuştur. Örneğin kadınlara karşı gerçekleşen bazı eylemlerin Asur Kanunları’nda da suç olarak tanımlanıp ağır cezalara tabi kılındığını görüyoruz.[29]

Merkezi Anadolu’da bulunan Hitit uygarlığına ait hukuk metinlerinde de nişanlanma, evlenme ve boşanmaya dair hükümler yer almaktadır.[30] Ayrıca o dönemde kadının siyasal açıdan önemsendiğine işaret eden bir örnek olarak, milattan önce 13. yüzyılda Hitit Kralı 3. Hattuşili ile Mısır Kralı 2. Ramses arasında imzalanan Kadeş Antlaşması’nda Hitit Kraliçesi Puduhepa’nın mührünün de bulunduğunu görüyoruz.

Son olarak, Mezopotamya ve Anadolu’da hüküm süren bu uygarlıklara ait hukuk metinlerinde kadının kocasına mutlak bağlılığı “tartışılmaz kural” olduğu halde, erkeğin çok eşliliğine ya da cariyelerle birlikteliğine engel teşkil eden mutlak hükümler bulunmadığını da belirtelim.[31]

Helenistik Dönem

Makedonya Kralı 2. Philip’in ölümü üzerine yirmi yaşında tahta çıkan Büyük İskender’in Ganj Nehri’ne kadar uzanan büyük fetihleri, Doğu ile Batı’nın kültür ve bilgi birikimini yoğun biçimde etkileşime sokan önemli bir tarihi sürecin başlangıcı olmuştu. Grek etkisinin dünyaya yayıldığı Helenistik dönemde kadın potansiyelinin politika içinde aktif olarak yer aldığı, Grek dünyasını yönetenler arasında birçok Makedon kadın bulunduğu görülmüştür.[32]

Bu dönemde öne çıkan bir kadından özel olarak bahsetmek gerekiyor: Kleopatra. İskender’in milattan önce 323 yılında ölmesinden sonra parçalanan imparatorluğun Mısır’ı da içine alan büyük bir kesimi Makedon General Pitolemi tarafından yönetilmiş ve 12. Pitolemi’nin milattan önce 51 yılında ölmesiyle birlikte çocukları Kleopatra ile on iki yaşındaki erkek kardeşi tahta ortak olmuşlardı. Kleopatra, kadınların yanında bir kral olmaksızın ülkeyi yönetmelerine olanak tanımayan kurallar gereği kardeşiyle evlenmiş ancak bütün hayatını “tek hâkim” olma hırsıyla yaşamıştır.[33] Taht kavgaları kapsamında ülkesinden sürülen Kleopatra, Roma imparatorları Sezar ve Marcus Antonius’un sırayla gönüllerini çalmayı (hatta her iki imparatordan da çocuk sahibi olmayı) başararak ülkesinde kaybettiği itibarını misliyle geri alacak, sevgilisi Marcus Antonius’un Octavion’a karşı kaybettiği savaşın ardından da yine her şeyini kaybederek hayata veda edecektir.[34] Kleopatra’nın sayısız kitap ve filme konu olan hayat hikâyesi, yukarıda anlatıldığı gibi ülkeden ülkeye farklılıklar bulunsa da “erkek egemen” niteliği tartışmasız olan o dönemlerde bile bir kadının toplum ve devlet nezdindeki konumunu kendi azim ve hırsıyla en yüksek seviyeye çıkarabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Milat

İnsanlık tarihi içinde özel konuma sahip olan, kutsal kitaplarda adından bahsedilen kadınlardan biri de Hz. İsa’nın annesi Meryem’dir. Meryem, sadece Hristiyanlık kaynaklarında değil, İslam dininin ana kaynağı Kur’an’da da adına övgülerle yer verilen bir kadındır:

Hani melekler, “Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı. Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (onun huzurunda) rükû edenlerle beraber rükû et” demişlerdi. (Ey Muhammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin. Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.[35]

Yine Kur’an’da, Meryem’in hiçbir erkekle teması olmadığı halde Hz. İsa’ya hamile kalışı ve ahalinin bu mucizeye ikna olmaması üzerine bebeğin dile gelip konuşarak “Allah’ın elçisi” olduğunu beyan ettiği de bildirilmektedir.[36]

Hristiyanlığın ilk yayıldığı dönemde kadınların önemli bir rol oynadıkları, bu süreçte Hz. İsa’ya erkekler kadar kadınların da eşlik ettikleri, bu hususların İncil’de açıkça vurgulandığı bilinmektedir.[37] İncil’de, aşağıda birkaçı belirtildiği gibi, kadınlarla ilgili çok sayıda kayıt vardır:

Olup bitenleri uzaktan izleyen bazı kadınlar da vardı. Aralarında Mecdelli Meryem, küçük Yakup ile Yose’nin annesi Meryem ve Salome bulunuyordu. İsa daha Celile’deyken bu kadınlar onun ardından gitmiş, ona hizmet etmişlerdi. Onunla birlikte Yeruşalim’e gelmiş olan daha birçok kadın da olup bitenleri izliyordu.[38]

Bundan kısa bir süre sonra İsa on iki öğrencisiyle birlikte köy kent dolaşmaya başladı. Tanrı’nın egemenliğini duyurup müjdeliyordu. Kötü ruhlardan ve hastalıklardan kurtulan bazı kadınlar, içinden yedi cin çıkmış olan Mecdelli denilen Meryem, Hirodes’in kâhyası Kuza’nın karısı Yohanna, Suzanna ve daha birçokları İsa’yla birlikte dolaşıyordu. Bunlar, kendi olanaklarıyla İsa’ya ve öğrencilerine yardım ediyorlardı.[39]

Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, “Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı” dediler, “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?” Bunları İsa’yı denemek amacıyla söylüyorlardı; onu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı. İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi. Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya başladı. Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsa doğrulup ona, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu. Kadın, “Hiçbiri, efendim” dedi. İsa, “Ben de seni yargılamıyorum” dedi, “Git, bundan sonra günah işleme!”[40]

Bu noktada belirtmek gerekir ki kutsal kitaplarda Hz. İsa’nın evlendiğine dair bilgi yoktur. Buna karşılık Eski Ahit’te başka peygamberlerin, örneğin Hz. Davut’un çok eşli olduğunu belirtir kayıtlar mevcuttur:

Davut, Naval’ın öldüğünü duyunca, “Beni küçümseyen Naval’a karşı davama bakan, kulunu kötülük etmekten alıkoyan Rabbe övgüler olsun!” dedi, “Rab Naval’ın kötülüğünü onun başına döndürdü.”  Sonra Davut, Avigayil’e evlenme önermek için ulaklar gönderdi. Davut’un ulakları Karmel’e, Avigayil’in yanına varıp, “Davut sana evlenme önermek için bizi gönderdi” dediler. Avigayil yüzüstü yere kapanarak, “Ben cariyen, sana hizmet etmeye ve efendimin ulaklarının ayaklarını yıkamaya hazırım” diye yanıtladı. Hemen kalkıp eşeğe bindi. Yanına beş hizmetçisini alıp Davut’un ulaklarını izleyerek yola koyuldu. Sonra Davut’un karısı oldu. Davut Yizreelli Ahinoam’ı da eş olarak almıştı. Böylece ikisi de onun karısı oldular.[41]

Kitab-ı Mukaddes, kadın-erkek ilişkisi ile bu ilişkiden doğan hak ve yükümlülüklere dair ilkeler de içermektedir. Eski Ahit’te, kadının gelirini kendisine bakan kocasına vermesi gerektiği, buna karşılık kocasının kendisine bakmaktan feragat etmesi halinde gelirini muhafaza edebileceği, ikiz doğan çocuklardan birine kocanın bakması gerektiği, kadının ölümü halinde tüm malvarlığının kocasına ait olacağı vb. hükümler bulunmaktadır.[42] Eski Ahit’te ahlak dışı cinsel ilişkiye girilmesi, anneye lanet edilmesi ve şiddet uygulanması, dul kadının hakkına tecavüz edilmesi vb. eylemlerin yasaklanıp cezalandırıldığını, yine nişan, nikâh, evlenme, boşanma, doğum vb. olguların sebep ve sonuçlarına dair düzenlemelere yer verildiğini görüyoruz.[43] Eski Ahit’te, “Yeni evlenen bir adam savaşa gitmeyecek, ona herhangi bir görev verilmeyecek. Bir yıl boyunca evinde kalıp karısını mutlu edecek” şeklinde bir hüküm de bulunmaktadır.[44]

Yeni Ahit’te de boşanma hoş karşılanmamakta ancak erkeğin zina yapan karısını boşamasına hak tanınmaktadır:

İsa onlara, “Musa, karılarınızı boşamanıza, yüreklerinizin katılığından ötürü izin verdi” dedi. “Başlangıçta bu böyle değildi.” Ben size şunu söyleyeyim: “Karısını cinsel ahlaksızlıktan başka bir nedenle boşayıp başkasıyla evlenen zina etmiş olur. Boşanmış kadınla evlenen de zina etmiş olur.[45]

Özetle söylenebilir ki Hz. İsa’yla beraber kadına değer verilen bir dönem başlamıştır. Nitekim Hristiyanlık değerlerini benimseyen Bizans İmparatorluğu bünyesinde kadının hem saray hem de halk nezdinde -Yunan’a nazaran- önemli ölçüde saygınlığı bulunduğunu söylemek mümkündür.[46] Ancak ilk dönemdeki “kadınla barışık” Hristiyanlıkta ikinci yüzyıldan itibaren kadının “baştan ve yoldan çıkaran” olarak tasavvur edildiği, bu algı değişikliğinin temelinde de başta Eski Ahit’teki yaratılış anlatısı olmak üzere farklı hususların etkili olduğu ifade edilmektedir.[47]

İslamiyet Öncesi Türkler

Mevcut tarihi kaynaklara göre ilk izlerine Orta Asya’da rastladığımız Türklerin önce aile gruplarından meydana gelen ve “boy” adı verilen küçük siyasi birlikler halinde yaşadıkları, zamanla boyların birleşerek “bodun” adı verilen daha büyük toplulukları oluşturduğu ve nihayet bu toplulukların da gelişip “devlet (il)” haline geldiği bilinmektedir.[48] Yine bu dönemdeki Türk siyasi topluluklarının belirli ve sıkı şekilde uygulanan kurallara (töre) bağlı olarak yönetildiğini, egemenlik hakkının bile töreyle sınırlı olduğunu ve hakanların töreyle çelişen hükümler veremediklerini görüyoruz.[49]

Tarihi veriler, eski Türk topluluklarında aile müessesesinin varlığına, ailenin baba reisliğine dayanan ataerkil bir yapısı bulunmakla birlikte kadının da seçkin bir konuma sahip olduğuna, yeni bir aile kurmak için nişan ve düğün merasimleri yapıldığına, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkilerinin de önemsendiğine işaret etmektedir.[50]

Askerlik ve devlet memuriyeti istisna olmak üzere toplumsal hayatta önemli rolü olan Türk kadını dini merasimlere iştirak etmekte, hakanın eşi de yabancı elçilerin kabulü esnasında hazır bulunabilmekte ve devlet meclislerine katılabilmektedir.[51] Yine Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtlarında, hakanla beraber hatunun da kutsanmış olduğunu görüyoruz.[52]

Ayrıca Türk kadını, “kocasının kendisine kötü muamelede bulunması”, “kocasının başka bir kadınla gayrimeşru ilişki yaşaması” veya “kocasının cinsel yönden iktidarsız olması” hallerinde boşanma hakkına da sahiptir.[53] Bugün olduğu gibi o dönemde de boşanmanın eşlere yüklediği çeşitli sorumluluklar bulunmaktadır. Boşanmaya sebep olan erkek, evlilik sürecinde eşinin ailesine verdiği hediyeyi geri isteyemediği gibi, eşinin kendisine verdiği hediyeyi de iade etmek zorundadır. Aynı kural, boşanmaya sebep olan kadın için de geçerlidir.[54]

İslamiyet Öncesi Arap Coğrafyası

Güçlü bir devletin uzun vadeli hâkimiyet kuramadığı Arabistan, her ailenin özel tanrısının ve kendine özgü bir dininin bulunduğu, kabileler arasında kan davasından kaynaklı korkunç savaşlar çıktığı, itibarın güçle doğru orantılı olduğu bir bölgeydi. Kadın, savaş gücünün büyük önem taşıdığı çöl toplumunda “tüketici” olarak görülüyor, zengin ve nüfuzlu bir ailenin mensubu değilse -hür olsa dahi- toplumda “ikinci sınıf” muameleye maruz kalıyordu.[55]

Toplumun insaflı bir kesimi hariç olmak üzere, Cahiliye döneminde erkek, karısının doğum sancıları başlayınca çocuğun cinsiyeti belli olana dek saklanır, doğan çocuk erkekse sevinir, kız ise günlerce toplum içine çıkamaz, kız çocuğunu ya aşağılanmayı göze alarak hayatta bırakır ya da diri diri toprağa gömerdi.[56]

Cahiliye döneminde bir erkeğin ölen bir yakınının karısıyla evlenme hakkına da varis olduğu, bu durumda varisin dilerse o kadınla evlendiği, onu başka bir erkekle evlendirebildiği ya da onun herhangi biriyle evlenmesine ömür boyu izin vermediği iddia edilmektedir.[57]

Feodal Avrupa

Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte, eskiden Roma’dan yönetilen topraklarda her biri kendine yeter ekonomiye sahip olan feodal beylikler kurulmuştur.[58] Orta Çağ Avrupası’na hâkim olup milattan sonra 9. yüzyıldan itibaren kurumsallaşan feodal siyasi düzen, en üstte kral, ortada kendi topraklarında egemen olan feodal beyler (soylular) ve nihayet en altta da halkın yer aldığı bir piramit gibidir.

Feodal Avrupa’da krallar sadece kendi iradelerine tabi olan merkezi hükümet kurumları oluşturmuş, yerel yönetimler ise yüzyıllar boyunca soyluların ellerinde kalmıştır.[59] Kralın feodal beylere, feodal beylerin de krala karşı birtakım sorumluluklar taşıdığı, ancak her iki gücün de halka karşı hiçbir sorumluluk duymadığı bu düzen içinde kadına verilen değer de iç açıcı değildir. Öyle ki bazı tarihçiler, soyluların “serf” adıyla anılan halk üzerindeki tasarruf yetkilerinin evlenen kadının ilk geceyi feodal beyle geçirmesine olanak tanıyacak kadar geniş olduğunu iddia etmektedirler.

Bu dönemde vücut bulup “Batı’da kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin düzenleme yapan ilk anayasal belge” olarak kabul edilen 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’da kadınlara ilişkin birtakım hükümler yer almaktadır. 1200’lerin başında tahta çıkıp Fransa’ya karşı yapılan savaşı kaybeden, kendi baronlarıyla bozuşan ve nihayet kiliseyle de anlaşmazlığa düşüp Papa tarafından aforoz edilen Kral Yurtsuz John, güçsüzlüğünden faydalanıp haklarının güvence altında olmadığını gerekçe göstererek ayaklanan baronların (feodal beylerin) baskısıyla bu metni imzalamıştır.[60] Magna Carta’da evlilik sözleşmesinin önemine, dul kalan bir kadının mirasını gecikmeksizin alma hakkına ve yeniden evlenmeye zorlanamayacağına dair hükümler bulunmaktadır.[61] Önemle belirtmek gerekir ki bu güvenceler, kralın hükmü altındaki tüm insanlar için değil, feodal ayrıcalıklara sahip olan çok küçük bir azınlık için geçerlidir.[62] Fakat o dönem itibarıyla belirli bir ekonomik ve siyasal güce sahip olan sınıfların çıkar çatışmasından doğan bu hükümler, gelecekte tüm insanlık için geçerli olacak temel anayasal ilkelerin kurumsallaşmasının öncüsü olmuş, ileriki çağlarda vücut bulacak demokratik belgelere kaynaklık etmiştir.

Zamanla değişen ekonomik ve siyasi koşullar ile coğrafi keşiflere bağlı olarak merkezi krallıklar güçlenip feodal düzen çökecek ve Avrupa’da kadınlar lehine sonuçlar da doğuran önemli hukuki gelişmeler yaşanacaktır. Bu gelişmeler genel itibarıyla Yakın Çağ’da vücut bulacaktır ama “doğrudan kadın hakları” için entelektüel düzeydeki mücadelenin başlangıcı da Orta Çağ’ın son yüzyılına isabet ediyor. Bu dönemde Venedik kökenli yazar ve filozof Christine de Pizan, yazdığı roman ve şiirlerle kadın haklarını gündemde tutmuş, erkeklerin kibir dolu sözlü ve cinsel saldırılarına karşı kadınların kendilerini savunmaları gerektiğini dile getirmiştir.[63] İnsanın bütün sıfatlarından bağımsız olarak, “sırf insan olduğu için” hak ve özgürlüklere sahip olduğu ve bunlara dokunulamayacağına dair temel düşünceler ise 17. yüzyıldan itibaren çeşitli filozoflarca dile getirilmeye başlayacaktır.[64]


[1] Eski Ahit, Yaratılış 1-2.

[2] Eski Ahit, Yaratılış 3.

[3] Eski Ahit, Yaratılış 3; Mehmet Bayrakdar, Üç Dinin Tarihi, 1. Basım, İstanbul: Say Yayınları, 2016, s. 102.

[4] Kur’an, 4/1, 7/189.

[5] Bu konuda ayrıntılı bilgi ve yorumlar için bkz. Ayşe Betül Oruç, Klasik ve Modern Dönem Tefsir Kaynaklarında Kadın Algısı, 2. Basım, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2020, s. 33-73.

[6] Kur’an, 2/35-38, 7/19-25.

[7] Bu konuda ayrıntılı bilgi ve yorumlar için bkz. Oruç, s. 74-100.

[8] Andre Ribard, İnsanlık Tarihi, Hüseyin Saygılı (çev.), 2. Basım, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 11

[9] Nihal Şahin Utku, Antik Çağ’dan İslam’a Kadın – Tarihi Bir Perspektif, H. Şule Albayrak (ed.), Kadın Olmak (İslam, Gelenek, Modernlik ve Ötesi) içinde (115-173), 2. Basım, İstanbul: İz Yayıncılık, 2019, s. 130-131.

[10] Ribard, s. 12-14.

[11] Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, 31. Basım, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları, 2015, s. 35.

[12] Utku, s. 132.

[13] Peter Watson, Fikirler Tarihi, Kemal Atakay, Barış Pala, Bahar Tırnakcı, Nurettin Elhüseyni ve Kaya Genç (çev.), 7. Basım, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020, s. 212.

[14] Platon, Devlet, Sedat Demir (çev.), 1. Basım, İstanbul: Ataç Yayınları, 2013, s. 184-185.

[15] Platon, s. 188-189.

[16] Platon, s. 194-197.

[17] Mehmed Akad ve Bihterin Vural Dinçkol, Genel Kamu Hukuku, 2. Basım, İstanbul: Der Yayınları, 2002, s. 16; Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, 12. Basım, İstanbul: Beta Yayınları, 2011, s. 28.

[18] Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi (Eski ve Orta Çağlar), 4. Basım, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015, s. 189.

[19] Utku, s. 125.

[20] Utku, s. 125

[21] Herodot, Tarih, Furkan Akderin (çev.), 1. Basım, İstanbul: Say Yayınları, 2017, s. 114-115.

[22] Herodot, s. 125.

[23] Herodot, s. 133.

[24] Herodot, s. 138.

[25] Tolga Uslubaş ve Sezgin Dağ, İlk Çağlardan Günümüze Dünya Tarihi, 1. Basım, İstanbul: Karma Kitaplar, 2007, s. 11-14.

[26] Binnur Çelebi, Eski Çağ’da Kadın, 1. Basım, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2015, s. 16.

[27] Nafiz Aydın, Hammurabi Yasaları, 1. Basım, İstanbul: Alfa Yayınları, 2017, s. 64.

[28] Nafiz Aydın, s. 68.

[29] Nafiz Aydın, s. 18; Utku, s. 123-125.

[30] Çelebi, s. 45-55.

[31] Ayrıntılı bilgi ve görüşler için bkz. Çelebi, s. 7-70.

[32] Utku, s. 146.

[33] Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Kadınlar, 14. Basım, İstanbul: Timaş Yayınları, 2019, s. 18.

[34] Çimen, s. 20-29.

[35] Kur’an, 3/42-45.

[36] Kur’an, 19.

[37] Utku, 151-152.

[38] Markos, 15.

[39] Luka, 8.

[40] Yuhanna, s. 8.

[41] Eski Ahit, Birinci Samuel 25.

[42] Bayrakdar, s. 170.

[43] Eski Ahit, Mısır’dan Çıkış 20-22, Levililer 20; Bayrakdar, s. 169-173.

[44] Eski Ahit, Yasa’nın Tekrarı 24.

[45] Matta 19 (benzer hükümler için bkz. Markos 10, Luka 16).

[46] Ayrıntılı bilgi ve görüşler için bkz. Utku, s. 151-161.

[47] Utku, s. 152.

[48] M. Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, 5. Basım, İstanbul: Hars Yayıncılık, 2005, s. 12-13.

[49] Nevzat Köseoğlu, Hukuka Bağlılık Açısından Eski Türklerde, İslam’da ve Osmanlı’da Devlet, 3. Basım, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2013, s. 38-41; Mehmet Akif Terzi, Türk Devlet Geleneğinde Bürokrasi, 1. Basım, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2015, s. 25; Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3. Basım, İstanbul: Arı Sanat Yayınevi, 2014, s. 65; Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, 1. Basım, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014, s. 264-286.

[50] Arsal, s. 328-332; M. Akif Aydın, s. 19.

[51] Seda Örsten Esirgen ve Nevin Ünal Özkorkut, “Türk Hukuk Tarihinde Kadın”, Gülriz Uygur ve Nadire Özdemir (ed.), Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları içinde (91-114), 2. Basım, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2019, s. 92-93; Arsal, s. 332-334.

[52] Esirgen ve Özkorkut, s. 93.

[53] Arsal, s. 333; M. Akif Aydın, s. 21.

[54] Halil Cin, Eski Hukukumuzda Boşanma, 1. Basım, Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1976, s. 29.

[55] Fatımatüz Zehra Kamacı, Hz. Peygamber Döneminde Kadın Olmak, H. Şule Albayrak (ed.), Kadın Olmak (İslam, Gelenek, Modernlik ve Ötesi) içinde (175-206), 2. Basım, İstanbul: İz Yayıncılık, 2019, s. 179.

[56] Oruç, s. 7-8.

[57] Çelebi, s. 71.

[58] Uslubaş ve Dağ, s. 102.

[59] Alev Alatlı, Batı’ya Yön Veren Metinler, Cilt 1, 1. Basım, Nevşehir: Kapadokya Meslek Yüksek Okulu, 2010, s. 365.

[60] Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, 2. Basım, Bursa: Ekin Basım Yayın Dağıtım, 2011, s. 331.

[61] Alatlı, s. 370-379.

[62] Akad ve Dinçkol, s. 190.

[63] Gisela Notz, Feminizm, Sinem Derya Çetinkaya (çev.), 2. Basım, Ankara: Phoenix Yayınları, 2018, s. 33-34.

[64] Gözler, s. 406-409.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.