Resmi karşılığı olmayan acılar ve şiire dair

Çok sıcak. Öyle çok sıcak ki yıllar sonra hatırladığımda bile bunalıyorum. Sessizliği yırtarcasına çalarak uykumu bölen telefona uzanırken kötü bir haber alacağımdan eminim. Herkesçe malumdur ki şafak vaktinde çalan telefondan hayırlı haber gelmez.

Kısa süre sonra morgdayım. Demir masada genç bir adam yatıyor, ölü. Teşhis edecek bir tanıdığı, teslim alacak bir yakını yok. Pantolonunun sol cebinden kimlik, para ya da adını ve hangi ülkenin vatandaşı olduğunu gösterir başkaca bir şey çıkmadı; bunlar belki hiç yoktu, belki de mayın tarlasında kalan sağ cebindeydi. Göz kapaklarını aralıyorum: Kapkara tenine bakarak tahmin edilemeyecek kadar masmavi ve hala canlı gözleri var. Gözler hemen teslim olmaz; direnir, kalp durduktan epey sonra ölür.

Üzerinde tek bacaklı siyah bir pantolon ile kana bulanmış beyaz bir gömlek olduğu, patlayıcı madde infilakı sonucu kan kaybederek öldüğü, on beş gün boyunca uygun ortamda bekletilip kim olduğu belirlenemediği takdirde defnedilmek için belediyeye teslim edileceği zapta geçildi. Bitti. Bundan sonra kimsesizler mezarlığında, gömülür gömülmez yeri unutulan bir çukurda kıyameti bekleyecek. “Nicedir, kahpe ağzında bir salgın, bir deprem gibi künyemiz” der ya Ahmed Arif, “Nicedir, başımıza zindan dünyamız.” Ne yazık ki nicedir böyle ve iyi ki şairler var. Yoksa hukuki kıymeti olmadığı için resmi kayıtlara yansımayan nice gerçekleri, mesela mavi gözlü mültecinin mayın tarlasından geçmeyi göze alacak kadar korkunç bir kaderi olduğunu yahut onu ve onun gibi binlerce insanı doğduğu topraklara gömülebilmek bahtiyarlığından alıkoyan sömürge düzenini kimse zapta geçmezdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.