Hukukun doğallığına ve aşka dair

Onuncu yüzyılda küçük bir site devletinin kralı olan Alobar, saçına ak düştüğü için site kuralları gereği zehirli yumurta yiyerek ölüp tahtını genç bir kahramana devretmek zorundadır. Ama o, başkalarının kralı olarak ölmektense kendi kendinin kralı olarak yaşamayı tercih eder; cariyesi Wren’in yardımıyla ölü taklidi yaparak halkı kandırıp kent surlarının dışına canlı çıkmayı başarır ve yürümeye başlar. Çok ilerleyince düz dünyanın kenarından düşüleceğine inanılan bu çağda, durmaksızın yürüyen Alobar’ın dudaklarından bir şarkı dökülmektedir: “Dünya yuvarlaktır, yuvarlak.”

Alobar Hint diyarına vardığında, ölen kocasıyla birlikte diri diri yakılmasını gerektiren Brahman kurallarına başkaldırarak köyünden kaçan Kudra’yla buluşacaktır. Alobar ve Kudra, sığındıkları Bandaloop mağaralarında ölümsüzlüğün sırrını keşfeder ve Zevk Tanrısı Pan’ın da eşlik ettiği fantastik bir yolculukla dünyanın iki ucu arasında konup göçerek, ırgatlıktan hamam işletmeciliğine, parfümcülükten odacılığa bir dizi meslek icra ederek yirminci yüzyıla ulaşırlar.

Tom Robbins’in Parfümün Dansı adlı romanına konu olan bu serüven boyunca zaman ve mekân değişirken topraklar, bitkiler, gıdalar, elbiseler ve kokularla beraber hukukun da değiştiğini görürüz. Öyle ya, hukuk, tıpkı elma ya da kabak gibi, vücuda geliş biçimi açısından “doğal hukuk” ve “yapay hukuk” diye ikiye ayrılmaktadır. Doğal hukukun özü ve sözü, kâinat yaratıldığından beri birdir. İlk insanın yasak meyveyi dalından kopardığı günden itibaren sözüm ona “insani ilişkileri adilane düzenleme” amacıyla doğal hukuku kurcalayarak vücuda getirilen yapay hukuk ise bir türlü maya tutmaz, sürekli yenilenir; dışı cilalı ama içi boş, hacmi büyük ama faydası azdır, özü ve sözü de farklıdır, insan eli değen her şey gibi.

Yapay hukuk, onuncu yüzyılda Tuna kıyısında saçına ak düşen kralın zehirlenmesine, Ganj kıyısında da dul kadının kocasının cesediyle beraber yakılmasına hükmetmektedir. Aradan bin yıl geçer, iki çağ atlanır ama usuller değişse de anlayış değişmez; onuncu yüzyılda canlı kadını ateşe iten bambu sopalarının yerini güdümlü füzeler, gizli paktlar, çek ve senetler alır.

Hal böyle olunca, bir sabah uyanıp pencereden bakarsın ki okyanus ötesinde yaşayan, başka dilde konuşan, başka dine inanan bir grup yabancı oturmuş, masanın üstüne serili dünya haritasına rastgele bir çizgi çekmiş, böylece karşı mahalleyle aranızdan geçen uluslararası sınır da seni başka, öz amcanı başka bir ülkenin vatandaşı yapıvermiştir.

Elbette yapay hukukun hizaya sokamadığı insani ilişkiler de var. Bir yandan da doğal hukuk işler ve sen, asırlar önce Kafkasya’dan İstanbul’a göçen bir ailenin bilmem kaçıncı göbekten çocuğu olarak, bütün coğrafi, siyasi ve hukuki sınırları boşa çıkarıp Giritli bir kadına âşık olursun mesela…

İnsanoğlu, yirmi birinci yüzyılda yeniden elmanın, kabağın ve hukukun doğal olanını aramaya başladı. Bulacak mı? Yaşanan onca acıdan sonra bu çok zorlu bir arayış ama kim bilir, belki de bulur. Nihayetinde Alobar’ın dediği gibi dünya yuvarlaktır, yuvarlak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.