Eski Türklerde Hukuk ve Adalet

Bilinen tarihi verilere göre ilk Türk devletlerinin izine Orta Asya’da rastlıyoruz. Tarihçiler, eski Türklerin önce aile gruplarından meydana gelen ve adına “boy” denilen küçük siyasi birlikler halinde yaşadıklarını, zamanla boyların birleşerek “bodun” adı verilen daha büyük toplulukları oluşturduğunu ve nihayet bu toplulukların da gelişip “il (devlet)” haline geldiğini ifade ediyorlar.[1]

İslamiyet öncesi dönemde, Türk devletlerinin başındaki yöneticinin (hakanın) Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanılmaktadır. Nitekim Mete Han, M.Ö. 176 yılında Çin imparatoruna yazdığı mektupta kendisinden, “Gök Tanrı tarafından tahta çıkarılan Büyük Hun Hakanı” olarak bahsetmiştir.[2]

Bu dönemdeki Türk siyasi topluluklarının belirli ve sıkı şekilde uygulanan kurallara (töre) bağlı olarak yönetildiği, egemenlik hakkının bile töreyle sınırlı olduğu ve hakanların töreyle çelişen hükümler veremedikleri bilinmektedir.[3] Öyle ki “İl gider, töre kalır” diye bir atasözü bile mevcuttur.[4] Sosyal ve siyasal alana hükmeden kuralların genel adı olan “töre” kavramına, Orhun Kitabelerinin on bir ayrı yerinde de rastlanmaktadır.[5]

Töreye (hukuka) sıkı sıkıya bağlı olan bu devletlerin dönemin siyasi şartları dâhilinde yargı teşkilatına da sahip olduğu, suçluyu yargılama ve cezalandırma yetkisinin devlet tekelinde bulunduğu, bazı yargılamaların (bilhassa hakana karşı işlenen suçlara ilişkin yargılamalar) bizzat hakan tarafından yapıldığı, Hunlarda hakan soyundan bazı kimselerin hâkimlik yaptıkları ve yine Göktürklerde Bilge Tonyukuk’un vezirlik görevinden ayrıldıktan sonra hâkimlik yaptığı bilinmektedir.[6]

Türklerin büyük önem verdikleri “hukuka riayet” prensibinin İslamiyet’i seçtikten sonra da farklı boyutlar kazanarak hüküm sürmeye devam ettiğini, adaletin Türk-İslam geleneğinde “öncelikli değer” olduğunu biliyoruz. Örneğin Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınıp 1070 yılında Karahanlı hükümdarına sunulan Kutadgu Bilig’de, adalet ile devlet arasındaki bağ şöyle izah edilmektedir:

Gerek oğlum, yakınım veya hısımım olsun

Gerek yolcu, geçici veya konuk olsun

Kanun karşısında benim için hepsi birdir

Hüküm verirken hiçbiri beni farklı bulmaz

Bu beyliğin temeli doğruluktur

Beyler doğru olursa dünya huzura kavuşur…

Bu dünya ve devlet seni aldatmasın

Bütün işlerinde adaleti göz önünde bulundur

Kanunu halka doğru ve dürüst uygula ki

Kıyamet gününde bahtiyar olasın…

Adalete dayanan kanun bu göğün direğidir

Kanun bozulursa gök yerinde duramaz…

Sen her vakit adaletle hüküm ver

Beylik kanunla ayakta durur…[7]

Yine Büyük Selçuklu Veziri Nizamü’l-Mülk’ün kaleme aldığı Siyasetname’de de şu satırlara rastlıyoruz:

Padişahın memleket sathında görevli kadıların vaziyetlerinden teker teker haberdar olması gerektir. Vazife onlardan âlim, zahit ve halkın malında gözü olmayanlara teslim edilerek gönüllerinin harama meyletmemesi için ihtiyaçları olduğu miktarda maaşa bağlanmaları icap eder. Zira bu, muazzam derecede hassas ve önemli bir noktadır. Çünkü onlar Müslümanların canlarından ve mallarından mesul kılınmış kişilerdir. İster cahilane ister kasten yahut tabiatları gereğince bir hüküm ya da fetva verdikleri vakit, diğer kadıların verilmiş yanlış karara şerh düşüp padişaha iletmeleri, söz konusu kadının da azledilip cezalandırılması gerekir.

Görevli memurların kadıya hürmette kusur etmemeleri, saray içinde kadıyı muteber ve aziz tutmaları gerektir. Kerli ferli, efendiden biri olduğu için bir şahıs eğer ki hüküm günü saklanıp mahkemede hazır bulunmaz ise, ol şahıs cebren ve cezren kadı huzuruna getirilse gerektir. Peygamber ashabı, kendi devirlerinde hak yerini bulsun ve hiç kimse mahkemeden ayak çekmesin diye bu işlerle bizzat meşgul olmuştur. Âdem’den şimdiye dek her zaman, her millet ve memlekette, adaleti şiar edinmeleri sayesinde mülk kendi hanedanları elinde baki kalmıştır.[8]

Adaletin -diğer tüm değerlerden bağımsız olarak- önemi, 14. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Şeyhoğlu Mustafa tarafından da şöyle vurgulanmıştır:

Adalet olduğu takdirde, kâfir devlet bile varlığını sürdürür. Adalete riayet etmeyen ve zulme sapan devlet, Müslüman da olsa ayakta kalamaz.[9]

Ve Şair Nabi’den bir dize:

Adldür asl-ı nizam-ı âlem / Âlemdeki düzenin aslı adalettir

Adlsüz saltanat olmaz muhkem / Adaletsiz saltanat sağlam olmaz[10]

Türk tarihinde adalet üzerine yazılar, şiirler, yaşanmış olaylar ve efsaneler saymakla bitmez… Ünlü tarihçimiz Halil İnalcık’ın ifade ettiği gibi, otorite ile adalet arasındaki bağlılık, Orta-Doğu devletinde öteden beri “temel prensip” olarak benimsenmiştir.[11]


[1] M. Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, 5. Basım, İstanbul: Hars Yayıncılık, 2005, s. 12-13.

[2] Bahattin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Cilt 2, Ankara, 1981, s. 459; Aktaran: Nevzat Köseoğlu, Hukuka Bağlılık Açısından Eski Türklerde, İslam’da ve Osmanlı’da Devlet, 3. Basım, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2013, s. 37.

[3] Köseoğlu, s. 38-41; Mehmet Akif Terzi, Türk Devlet Geleneğinde Bürokrasi, 1. Basım, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2015, s. 25; Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3. Basım, İstanbul: Arı Sanat Yayınevi, 2014, s. 65.

[4] Ekinci, s. 66.

[5] Aydın, Türk Hukuk Tarihi, s. 16.

[6] Aydın, Türk Hukuk Tarihi, s. 18; Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, 1. Basım, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014, s. 201.

[7] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Reşid Rahmeti Arat (çev.), 2. Basım, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2008, s. 221-223, 311, 615 ve 889.

[8] Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Mehmet Taha Ayar (çev.), 7. Basım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014, s. 53.

[9] Fahri Unan, “Osmanlı İdare Felsefesinde Adalet”, Halil İnalcık, Bülent Arı ve Selim Aslantaş (ed.), Adalet Kitabı içinde (105-120), 1. Basım, Ankara: Kadim Yayınları, 2012, s. 105-106.

[10] İskender Pala, Kadılar Kitabı, 2. Basım, İstanbul: Kapı Yayınları, 2006, s. 9.

[11] Halil İnalcık, “Osmanlı Hukuk Sisteminde Adaletin Üstünlüğü”, Halil İnalcık, Bülent Arı ve Selim Aslantaş (ed.), Adalet Kitabı içinde (143-206), 1. Basım, Ankara: Kadim Yayınları, 2012, s. 143.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.